|
Matuşka Yahşi Bölüm 2
![]() Tok Evin Aç Kedisi Evin içinde, evin tek gelini olan Seher bacımın eliyle uzun kış gecelerinde bembeyaz mısır çalalarıyla nakış nakış oyalı yazma örer gibi iki odalı evlerinin bir odasında duvarda boylu boyunca kurulu olan tahta tezgâhta ördüğü hasırlar seriliydi. Birer tahta peke dediğimiz sedirler, duvara dayalı yüklükler ve yerde de birkaç minder vardı. Odanın birinde tahta döşeme vardı, diğerinde ise ilk giriş odası gibi topraktı. Her güz döneminde evin toprak çatısı gibi giriş de ki sofa ve diğer oda ile loğ taşı ile iyice bastırılırdı. Sonra da hasırlar serilirdi. Kapının ardında da koyun ve keçi derisine basılmış peynirleri, bir çelmek yağı, üzerine çul çecimlerinin örtüldüğü birkaç çuval kartolu ve duvara dayalı hamur tekneleri sıralanmıştı. Tandır ve fırın ekmekleri ile yufkaları tavandan aşağı sarkan bir masanın üstü gibi yapılmış tahtaya konmuştu. Kışlık yiyeceklerin muhafaza edildiği ana girişte ki sofa tam bir depo gibiydi. Duvarda da yemeklerini yaptıkları bir ocakları ve küçük isli kazanları vardı. Giriş de ki bu oda yazın da ailenin yazlık oturma yerleriydi. Yöre halkının evi bundan geri kalmazken bazılarının durumu daha iyi gibiydi. Bütün bu yokluklara rağmen evlerinde huzur ve mutluluk vardı. Yedikleri her lokma ekmeklerini bitmesin diye azar azar bandırdıkları yağları ve peynirleri olmasına rağmen kış bahar kadar evlerine et girmezdi. Sadece kendi besledikleri tavukları kış bahar kadar keser ve yerlerdi. Sabahın ışıkları doğar doğmaz bizim evden herkes sıra ile ayrılırdı. Biz çocuklar uyandığımızda soluğu Firdevs nenenin evinde alırdık. Kışın bir odaya kurulu olan bazı kısımları ha koptu ha kopacak kadar eskimiş olan sobanın fırında ısıttıkları mısır ve arpa veya bazen de has undan yapılan ısınmış ekmeklerini yerken kuzu kızartması yer gibi ağızlarını şapır şupur tadarak yerlerdi. Onlar güle söyleye azıcık ekmeklerini yerken, beni de sofraya çağırsınlar diye bir kenarda kendisine bir lokma ekmek verilsin diye mırıl mırıl ses çıkararak, bazen bir gözünü açıp bakarken yine kuyruğunu hafifçe oynatıp lokmayı bekleyen kedi gibi beklerdim. Elimden hiç düşürmediğim bezden yapılmış bebeğimle her gün giden davetsiz misafir gibiydim. Akşam ezanı bile okunsa onlardan çıkmak istemezdim. Keşke sobanın arkasında kedi ile uyusam diye içimden dua ederdim. Oyuncaklarımızı da kendimiz yapardık. İki çubuğun çapraz bağlanması sonucu elimiz ne geçirirsek şekle sokmak için sarardık. En sonunda da saçı ve yüzünün yapımına sıra gelirdi. Keçi kılları ile uzun saç ve beyaz bez parçasına iplikler şekillendirdiğimiz yeşil Elimdeki bez bebeğim yöresel kıyafetlere benzeyecek şekilde giydirilmişti. Yörenin tanımladığı en güzel kızlara benziyordu. Firdevs nene ne zaman elimdeki bu bebeği görse: ‘’Sen benim genç kızlık halimi nereden biliyorsun ki bebeği bana benzetmişsin diye ‘’ Diye bebeği elimden alırdı. Bu beni fark ettiği anlamındaydı. Sonra uzun uzun bakardı. Elimden aldığı ve kendine benzediğini söylediği bez bebeği iyi göreceğim diye o kadar çok sağa sola çevirirdik ki, bebeğin üstü başı dağılırdı. Gözleri pekiyi görmüyordu.Gözlük kullanmak henüz yaygın değildi.Sağ gözü hiç görmüyordu.Tesadüf ya bulduğu gözlüğün de sağ camı yoktu.Sol gözü fazla net olmasa da yine idare ediyordu.Firdevs nene kolayını bulmuştu. Gözlüğü tersine çevirmişti. Bu seferde gözlüğün çerçevesini tutan kolları uymuyordu. Bir lastikle birbirine bağladığı gözlüğü tersine çevirip başına geçiriyordu. Bir elimdeki bebeğe birde Firdevs neneye bakıp neresi ona benziyor diye düşünürdüm. Sürekli başı ağrıdığı için, ne bulmuşsa kafasına geçirmişti. Hatta kocasının hatıra olarak sakladığı fesini en sonunda dayanamamış başına geçirmişti. Her başım ağrıyor derken o fese mutlaka dokunurdu. ‘’ Rahmetli Battal efendinin tek hatırasıdır. Fese dokunduğumda sanki o varmış gibi sanıyorum’’ derdi. Kim bilir kaç yıldır suyun hiç değmediği fesi ter ve kir kokardı. Yine de saçları döküle döküle kel gibi kalmış olan kafasının her iki yanından yanaklarına aşağı, az sayıda saç teli kalmış saçlarını kalın Başına kalın bir sürü örtü bağladığı için başı kocaman bal kabağına benziyordu. Evde acil arandığında bulunmaz diye dikiş iğnesi, yorgan iğnesi ve bazen de çuvaldızını bile iğnelik gibi başındaki örtülere saplardı. Ağzında tek bir tane kökü görünecek kadar diş kökü erimiş bir diş, incelmiş ve beyaz bir ip gibi olmuş dudaklarından dışarı sarkardı. Bu dişin bir kısmı da çürüktü. Ekmek yemesine bile engel olurken neden çektirmiyordu hiç anlamak mümkün değildi. Firdevs nene kendisini söğüt dallarının altındaki hasırda oturanlara anlatırken; ‘’Yay gibi kaşlarım, ok gibi kirpiklerim ve orman gibi yeşil gözlerim vardı’’ diyordu. Bir bebeğe birde ona baktığımda: Kaşları aşağıya taranmış gibiydi. Kirpikleri hiç yoktu. Kaşları kirpik gibi gözlerini çevrelemişti. Hani nerede kalmıştı yeşil orman ve yosun rengi gözleri. Çizgi çizgi olmuş ve içeri göz çukura kaçmış ve katarak inmiş, beyaza dönmüş gözlerinde o yeşil rengi hiç görememiştim. Yüzünün pembe güle benzer yanı yoktu. Siyah siyah noktalarla dolu buruş buruş bir görünümü vardı. O gül yüzünden geriye kocaman horozibiği gibi uzamış burnu kalmıştı. Kolları çok uzundu. Kolların bitiminde ki koca koca ellerinin parmakları çok incelmişti ve eğilmiştiler. Derisi güneş de ince zar gibi görünüyordu. Boyu yaşlılığa bağlı olarak çok kısaldığı için peynir doldurulmuş koyun veya keçi derisi gibi ufacık kalmıştı. Kollarına bakıldığında kendi tanımlamasıyla; ‘’ Ben kalem gibi budaksız selvi uzun boyluydum’’ diyordu. Demek ki bu hale gelmek yaşlılık sonucu olmalıydı... Arpa biçilen bir orak gibiydi. Ayaklarında yaz kış artık altları dahi yamanan meshlerini hiç çıkarmazdı. Acaba ayaklarına ne zamandan beri su değmiyordu… Firdevs nenenin kalın sadece belini değil tüm bedenini saracak kadar geniş kuşağı vardı Bu kuşak da ne ararsanız bulunurdu. Hangi çocuk elini atsa boş çıkmazdı En çok da kıtlama şekeri bulunurdu. Tek dişi ile şekerleri koparamıyordu. Uzun uzun elinde baktığı bebeğimi geri verirken de; ‘’ Tok evin aç kedisine de yer açın bizimle sofraya otursun’’. Derdi. Bebeğimi bozmasına hiç ses çıkarmamanın ödülünü almıştım. Herkesi bile zor doyuran ekmeklerine ortak olacaktım. Bana yakıştırılan cümlenin anlamını bilmiyordum. Sofraya oturunca tarifsiz bir duyguya kapılırdım. Çünkü her gün olduğu gibi her iki torununu Zeynep ve Kasım’ ı dizlerine yatırıp başlarını okşayıp, bazen saçlarını eğri uzun ince parmaklarıyla tarar tarardı. Sırtlarını usul usul kaşıyıp, ara sırada sümkürüp, onlara arkası yarın gibi geçmişten o ana kadar olanları masal gibi anlatırdı. Yediğim bir iki lokma ile yılarca tok kalabilirdim. Yeter ki boş yer varsa beni de dizlerine yatırsa diye beklerdim. |
|
Yorum Yok. |
07/11/2009 19:20
Ümran Özlük
262
Yazdır
PDF
RSS
