|
Matuşka Yahşi Bölüm 3
![]() Mezalimin Ayak Sesleri Her zamanki gibi kimse ona; ‘’Firdevs nene bize eski yaşadığınız mezalim yıllarını anlat’’ diye sormadan bize ders olması için başlardı anlatmaya. ’’ Biz evimizde, tarlamızda huzur içinde yaşarken, Ermenilerde nereden gelmişlerse onlarda buraya gelince, son otuz senedir beraber yaşıyorduk. Ermenilerle birlikte gayet iyi yaşıyor, komşuluk ediyorduk. Aramızda hiçbir sıkıntı yoktu, yemek tariflerini bile birbirimize verip güle söyleye yemek pişirirdik’’. Diye sözünü aniden kesti. Birden çok eskilere gittiğini suskun yüzündeki kimselerin anladığı bir şeklide kaşını gözü hareket ettirip içindeki Firdevs birileri ile konuşmaya başlamıştı bile. Sesi bazen yüksek, bazen de anlaşılmayacak şekilde çıkıyordu. Birinci Cihan Harbi öncelerinde nüfusları 17.000 kişi olduğu söylenen tüm Ermeniler, o yıllarda Meşrutiyet`in ilânıyla, hürriyet, eşitlik ve adalet prensiplerini, kendi lehlerine istedikleri gibi değerlendirerek şımarmaya başladılar. Doğu Anadolu’da özellikle Van yöresinde çok kanlı olayların başladığı haberleri yayılıyordu. Söylenenlere göre, bu başkaldırı işini Aram Paşa adında bir Ermeni lideri yürütüyordu. Hatta Aram Paşa Sultan Hamid`in tahttan indirildiğin de, Sultan Hamid’in kendisine tebliğ eden heyet içerisinde de bulunmuştu. Bu eylem hareketinde özellikle Van`da yeraltı teşkilatını kurmuşlardı. Aynı tünelleri daha sonra diğer şehirlerde de kazmışlardı. O kadar büyük tüneller kazmışlar ki, bu tünellerden atlı olarak geçmek bile mümkündü. Birden toplu olarak hücuma geçen Ermeniler ne oluyorsa aniden ortadan kayboluyorlardı. İstiklal Savaşı sırasında Van ve Erzurum katliamlarını yapan Ermeni çetecilerin silah deposu da Akdamar kilisesiydi. Üstelik bölgede ki kadınların kaçırılarak tecavüz edildiği en büyük yerde Van’da ki bu kiliseydi. Ermeni vahşeti tüm Anadolu’ya hızlı şekilde yayılmaya başlamıştı. Bütün şehirlerde kanlı kıyımlar ve vahşetin her türlüsü yapılıyordu. Firdevs nene kendine gelince başladı anlatmaya: ‘’Bizim dışımızda, bize yakın yerlerde durum çok karışıktı. İlçemize yakın yerleşim yerlerinde Ermenilerin baskınlarının arttığını duyuyorduk. O güne kadar aramızda ayrımız gayrimiz yoktu. Birden tüm Anadolu’yu içine alan savaş başladı. Bizim eli silah tutan erkeklerimizin çoğu gittikleri cepheden uzun zaman geri dönmediler. Hatta daha sonra hiç dönmeyenlerde oldu. Ermenilerle Malakanlar da bizimle birlikte yaşarlarken, aniden hepsinde bir değişiklik oldu. Oysa yemeklerimizi bile beraber karşılıklı tarif ederek yapardık. Malakanlar fazla taşkınlık yapmasalar da, Ermeniler yavaş yavaş hareketlenip şehir dışına sık sık gidip gelmeye başladılar. Bizim kasabada, başka yerlerde yaşandığı gibi Türklerin şehirleri sürgün olarak terk etmeleri gibi bir durum yoktu. Ancak zaman ilerleyince bizde çok baskı yapıldı. ‘’Herkes canını kurtarsın. Öküz arabalarınızı koşun ve alabildiğiz kadar lazım olacak eşyanızı alın ve kasabayı çabuk terk edin’’ diye acil haber geldi. Başka yerlerde olan kıyım tecavüzlerle, camilerde evlerde zorla toplatılan halkın üzerine kapılar kilitlenip kuru otlarla ateşe verildiğini duymayan kalmamıştı. Özellikle tecavüz olayları, erkek çocukları dahil bütün erkeklerin uzuvlarının canlı canlı kesilip vahşice katledildiklerini, bütün sokakların yanmış, parçalanmış çıplak bedenlerle dolu olduğunu duymuştuk. Korkudan hepimiz yola çıkmak için alıl ecel hazırlanmaya başladık’’.Galiba yine eski günlerin vahşeti tüm bedenini sarmış olmalı ki ağlamaya başlamıştı. Hem ağlıyor ve hem de anlatıyordu. ‘’ Ben henüz 14 yaşına yeni girmiştim. O yörenin en güzel endamlı kızıydım. Ailemizin büyükleri zamanında ise taa Bağdat’tan develerle kumaş gibi giyim kuşam malzemeleri getirip satarlarmış. Dedelerim çok varlıklıydı. Hemen kaçın haberi gelir gelmez öküz arabalarını koşup yatakları üstüne serdik. Önce yaşlıları sonrada yürüyemeyecek kadar küçük çocukları üstüne yatırdık. Duyduğumuza göre Ermeniler kaçanları da yakalayıp kadın ve kızları da sıra ile inceleyip güzel ve kendilerine yarayacak kadın ve kızları ayırıyorlarmış. Bunu duyunca annemlerin ödü kopmuştu: ‘’Yolda Firdevs’i elimizden alırlarsa ne yaparız ‘’ diye ellerini dizilerine vurmaya başlamıştı. Yapılacak bir şey yoktu. Kader deyip yola çıkacaktık. Koştuğumuz öküz arabalarından birine mahallenin en becerikli ve gösterişli erkeği olan Ahmet Efendi askerden geçici olarak gelmişti. Bu olaylar artınca onu geri çağırmamışlardı. Yolda giderlerken Ahmet efendiyi yakalamasınlar diye loğusa gibi yatağa yatırıp, bir taşı da kundaklayıp bebek diye yanına koyduk. Çünkü yolların sonunda mutlaka bize sahiplenecek birileri lazımdı. Başka erkek yoktu. Bir eşeği de arabanın arkasına bağladık. Dikkat çekerse kimse yatağa bakmaz diye düşündük. Bu arada beni yolda Ermenilerden korumak için, tuvalette ne kadar insan dışkısı varsa getirip anam çıplak bedenime ve yüzüme kadar sürdü. Üstüme de bir elbiseyi parçalara ayırıp giydirdiler. Önde giden öküz arabasının üstünde lohusa gibi yatan Ahmet Efendi, yanında taştan kundak, arabanın bir kopuna bir eşek bağlandı. Yol boyu habire anırıp duruyordu. Diğer kopa da ellerimi bağlayıp deli havası vermek için o güzelim baldırlarıma kadar uzanan simsiyah uzun saçlarımı eşek kırpar gibi gelişi güzel kesip dağıttılar. Bütün vücuduma ve yüzüme sürülen insan dışkısı yetmiyormuş gibi saçlarıma da sürdüler. Düştük yola. Kokudan kimse arabaya yaklaşamıyordu Ahmet Efendi bile utanmasa kalkacaktı. Evimiz barkımız, evde olan o kadar değerli eşyalar ne varsa hepsi artık çok gerilerde kalmıştı. Kışın tam zemherinin ortasında yarı çıplak halde eski püskü elbiseler sırtımızda, yanı yırtık çarıklar ayağımızda muhacir olarak düştük yola. Bizlerde diğerleri gibi birden bire bir lokma ekmeğe muhtaç olur duruma düşmüştük. Fakirleşmiştik, yok yoksul olmuştuk. Yol boyu herkes kaçan kaçana, hala sakinleşmemişler ve panik halinde gidiyorlardı. Herkes can havli ile yola düştüğü için aç susuz yalın ayak yarı çıplak canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Hamile kadınların durumu çok kötüydü. Çoğu yarı yolda; ‘’Artık gidecek gücümüz kalmadı ‘’ Diye yollarda kalmışlardı. Geri döneceğiz diyorlardı. Dönebildiler mi, yoksa hangi kılıcın altında can verdiler bilmek mümkün değildi. Yol boyu ilerlerken yolda kalan kimin olduğu belli olmayan ve konuşmayı dahi bilmeyen değişik yaş grubundaki kız ve erkek çocuklarıyla doluydu. Arabasında yeri olan varsa, duruma göre arabaya atıp arkadan gelen Ermenilerin kılıcından kurtarıyorlardı. Çünkü birçoğunun çocuğu da acil olarak evlerini terk ettikleri için, geride kasabada veya köylerinde kalmıştı. Kaçışları öyle çok acil olmuştu ki kimse çocuğunu bile arayamaz olmuştu. Nasıl olsa durum çok vahimdi. Azıcık büyük olanlar artık canlarını kurtarmalıydılar. Ya çocuklar? Hem gidiyorlardı, hem de geride kalan yavruları için gözyaşı döküyorlardı. Yol boyu kimsede hal kalmamıştı. Bütün kafile hiç durmadan yola devam ediyorduk. Epey yol almıştık ki yolda büyük bir çete ye denk gelmiştik. Arkadan yetişmişlerdi. Salladıkları kılıcın havaya yayılan sesini bile duyacak kadar nefesimizi tutmuştuk. Arkada ki konvoydan çığlık sesleri yükselmeye başlamıştı. ‘’ Yandı canım ölüyorum, yavruma dokunmayın, beni öldür çocuğumun yerine… Her kılıç rastgelen kişi ayrı bir sesle feryat ediyordu. Beyaz karların üstünde konvoydakilerin kesilen bedenlerinden harıl harıl dere gibi akan kanları yayılıyordu. Çoluk çocuk demeden yolda kaçanları katletmişlerdi. Hatta bazı öküzlerin boyunlarını bir kılıç darbesiyle uçurup kısa sürede parçalayıp yemek için atlarının arkasına bile koymuşlardı. Aradaki mesafe gittikçe azalmaya başlamıştı. Ben hala iki elimle arabanın kopuna yani kazığa bağlıydım. Üstüme sürülen dışkıdan burnum iyice tıkanmıştı. Hatta bize yakın arabalar bile arayı açmışlardı. |
|
Yorum Yok. |
07/11/2009 19:23
Ümran Özlük
389
Yazdır
PDF
RSS
