|
Matuşka Yahşi Bölüm 4
![]() Matuşka Durnoy Firdevs nene yine çok yorulmuş ve çok üzülmüş olmalı ki, yine anlattığı hayatın acı gerçeklerine ara vermişti. Ne zaman komşularda o minnacık odaya dolmuşlardı. Kimse fark etmemişti. Sanki yeni duyuyorlarmış gibi soluksuz Firdevs nenenin ağzına bakıyorlardı. Firdevs nenenin sesi hiç çıkmıyordu. O muhacir olarak yola çıktıklarında komşu kızı olan Ayşe nenede aynı vahşeti yaşadığı için anlatılanları unutanlar birde zaman zaman ona da sorarlardı: O öyle anlatacak biri değildi Mısır çorbası yapmış ve bir badiyeye doldurmuş sıcak sıcak Firdevs neneye getirmişti. ‘’Firdevs bacı sana mısır çorbası getirdim koyun sütünden. İçersen sevinirim’’dedi ve bir köşeye geçip biraz sonra anlatılacakları dinlemek için çömeldi. Sütlü mısır çorbasını çok seven Firdevs nene badiyenin hepsini bitirdi. Bütün misafirlere bir ferahlık geldi. Hikâyenin geri kalanını anlatacak diye. Biraz önce fenalaşan nenemize yeniden can geldi. Aç kalan kuş yavrularının annelerinin getirdiği bir solucan veya böcek için aralarında yarışırcasına ağızlarını kocaman açmaları gibi, ev halkı ile misafirlerde öyle ağızlarını kocaman açmışlardı. Yem olarak hikâyenin geri kanlını dinlemek istiyorlardı. Firdevs nene yine anlatmaya başladı: ‘’ Arkadan kılıç sallaya salya ve süngüleri millete dürte dürte gelen haydutlar, yolcuların ellerinde ve avuçlarında para ve ziynet eşyası olarak sakladıkları her şeyi tek tek alıyorlardı. Ermenilerin bir şeye aldırdıkları yoktu. Ne kana ne de paraya doymuyorlardı. Arka konvoydan genç kız ve kadınların birçoğunu çoktan atlarının terkilerine atıp az önce kestikleri öküzlerin soyulmamış parçalarıyla beraber alıp gözden kaybolmuşlardı. Geri kalanlar ayrı ağlıyorlardı. Atların terkilerinde götürülenler ise başlarına gelecekleri bildikler için ayrıca gök kubbeyi yararcasına bağırıyorlardı. İnleyen ağlayan sızlayan feryatlar gökyüzüne yayılıyordu. Gök mavi, yer beyaz ama al gelincikler açmıştı akan kanların yüzünde. Zaten yol boyu arabalarla geçerlerken kaçarken yakalanıp tecavüz edilip öldürülen kadın ve çocuk cesetleriyle doluydu. Biz görmüştük. Bizim konvoy ilerledikçe arkadan gelenler de, bizi konvoydan kaçarlarken yakalanıp kesilenlerin ve biraz önce kaçırılanların cesetlerine rast geleceklerdi. Vakit epey ilerlemişti. Benim bağlı olduğum arabaya bir iki araba kalmıştı. Elleri kılıçlı, atları ellerinde gelen Ermeniler en sonunda benim bağlı olduğum arabanın yanına geldiler. İştahlı iştahlı genç bir kız görmenin sevinci ile bana yaklaştılar. Önce süngü ile eşeğe bir dürttüler. Eşek anırmaya başladı. Derisini öyle derinden kesmişlerdi ki kan fışkırıyordu. Eşek anırdıkça onlar kahkaha üstüne kahkaha atıyor ve tekrar eşeğe süngüyü sokuyorlardı. Çok hoşlarına gitmişti. İçlerinden biri eşeği kesmek istediyse de eti bir şeye yaramayacağı için vazgeçmişti. Sıra arabada loğusa diye yatırdığımız Ahmet efendiye gelmişti. Lohusa olduğunu söylediler. Tam ona yaklaşacakları zaman vazgeçip benim yanıma geldiler. Ağızları bir karış havadayken bana iyice sokuldular. Bir yandan kokudan burunları düşecek kadar rahatsız oldukları için sıkı tutuyorlardı, diğer yandan da hoyrat elleriyle dışkı bulaşmış bedenimi yokluyorlardı. ‘’Matukşa yahşi ,matuşka yahşi’’(Fahişe çok güzel) Diye ön dişleri düşmüş koca dev ağzından salyalar akan bir haydut kılıklı, yırtık bedenimden görünen dışkılı çıplak bedenimi yokluyordu. Sanki avını yakalamış bir tazı gibi koku almaya çalışıyordu. Bir yandan da süngü ile yoklama yapar gibi dürtüklüyorlardı. Ben korunmak için dışkı sürülmüştüm. O ise diğerleri gibi kirlerinden, pisliklerinde dışkıdan da ağır kokuyordu. Bir anda çok korkunca kendimi ne kadar çok zorladıysam da engel alamadım ve büyük ve küçük kakamı yapmamla ortalık, o buz gibi soğuk hava da iyice kokmuştu. Çok öfkelenmişlerdi. Anneme bağırıp çağırmaya ve süngüyü rast gele ona ve bana yeniden batırmaya başladılar. Ellerimin ikide urganla kazığa bağlı şekilde sağa sola can havli ile kaçıyordum. Annemin canı yanarken hala beni korumaya çalışıyordu. Onların anlayacağı bir şeklide: ‘’Matuşka durnoy, matuşka durnoy ‘’(Fahişe kız delidir) Diyince biraz duraksadılar ve benim gerçekten onların tanımlamalarına göre önce kaliteli fahişe sonradan da annemin hem de ilave olarak durnoy olduğumu söylemesiyle deli fahişe olduğuma karar vermişlerdi. Bedenimden yayılan kokular, saçlarıma dokundukların da ellerine yapışan dışkılar yüzünde hepsi sıra ile yüzüme tükürdüler. Ellerinde zaten taze kan vardı. Kesilen öküzün müydü, yoksa kadın ve kızların mıydı bilemem. Kötü kötü bizim anlamadığımız küfürleri savurarak uzaklaştılar. Ermeniler tekrar arabada yatan Ahmet efendiye bakmayı akıl edememişlerdi. Annemin ve benim süngülenmemiz nedeniyle bazı yerlerimiz epey darbe almıştı. Ama bize yol boyu ve sonraları yardım edecek olan Ahmet efendiyi kurtarabilmiştik. Çıktığımız bu göç yolu tam üç ay sürdü. Tokat ve ardından da Niksar ‘a kadar gittik.’’. Yola çıktığımızda 45 kişiydik. Yolda Ermeni çetelerince öldürülenler, kış şartları yüzünden ölenler derken 8 kişi ancak sağ salim gidebildik. Erzincan Refahiye ‘de bizimle yola çıkan İfagat hanımın doğumuna sayılı günleri vardı. Bütün zorluğa rağmen inat etti ve yola devam etti. En sonun da tepemizden lapa lapa kar yağarken gecenin geç saatinde sancısı tuttu ve öküzleri durdurduk. Öküz arabasının kollarını kaldırdık ve üzerine kıl cecim attık. Onun çadır gibi durmasıyla, karın aydınlığında buz gibi havada, nur topu gibi bir erkek çocuğu doğurdu. Çocuğu sardık sarmaladık, Ahmet efendiyi yataktan çıkardık, bezlere sarılı taşı attık ve gerçek canlı bebeği yatağa annesinin aynına yatırdık. Tehlike Doğu’dan uzaklaştıkça kısmen azalmıştı. Yola çıktığımızda kaç tane hamile kadın vardı. Sadece tek bir bebek oldu. Diye Firdevs nene sözünü bitirdi. Herkes bir ağızdan bağırdı. ‘’ Ne olur, ne olur yolda başka ne oldu.’’ Tüm ısrarlara rağmen anlatmadı. Başka zaman anlatacağım diye sanki ağzına mühür basmış gibi sustu. Sadece şunu diyebildi. ‘Biz evimize geri ancak 3 yıl sonra geldiğimizde evimiz barkımız yakılıp yıkılmıştı. Muhacir olarak yola çıkmamızdan kısa süre önce düğün olmuştu. Biz ayrıldıktan sonra geri kalan 52 kadının kazıklara oturtulduğunu ve geri kalanlarında öldürüp toprağa gömüldüklerini duyduk. Diğerlerini zaten aileleriniz anlatmıştır ‘’dedi. O geceki muhabbet sona ermişti. Çoğu insan hala odadan dışarı çıkıp da evine gitmek istemiyordu. Yıllardan sonra ceylan gibi güzel bir kadından geriye bir enkaz kalmıştı. Tarih kokuyordu. Oysa çoktan kendisi tarih olmuştu. Gecenin geç saati olunca annem yattıktan sonra benim olmadığı fark etmiş olacak ki çok telaşlanmıştı. Soluksuz geldiğinde öfkeden kuduruyordu. ‘’Allah kahretsin seni. Bu saate kadar neredeydin ‘’diye apar topar beni fırsat bulup yattığım Firdevs nenenin dizlerinden alıp eve getirmişti. Bizim ev ile o ev arasında çok fark vardı. Bizim evde her şey vardı ama çok önemli bir şeyler eksikti. Hangi mevsim olması önemli değildi, çocukken her sabah uyanıp yatağımızdan kalktığımızda hep tek başımıza olurduk. Mevsim kış ise, ev de yanan sobanın üstünde, içi fokur fokur kaynayan sularla dolu olan kalaylı soba kazanı, sesli sessiz düdük çalar gibi sesiyle, yatağımın üstünde sabaha kadar uyuyan ve hafif bir müzik sesi gibi mırıldayan tekir kediyi aratmazdı. Yan yana dizili içi ıhlamur, kök, tarçın karışımı hep kaynayan çayı ile ibrikler ışıl şıl görünürdü. Kuzinenin gözünde mutlaka ısınması için konan kışlık kaz kavurması, üstünde mısır buğday veya buğday yulaf karışımı mahallenin fırınında pişen güzelim mis kokulu ekmekler olurdu. Kar yağmış ve mutfak penceresine kadar ulaşmışsa, yol yapımı nedeniyle yoldan aşağıda kalan evin mutfak penceresinden, kara yansıyan güneş ışınlarının içeriyi yansımasıyla içerisi renk cümbüşüne dönerdi. Mutfak duvarına monte edilmiş olan 5–6 katlı mutfak rafının her bölümünde özel olarak külle parlatılmış hiç kullanılmayan, sadece görsel olarak dizilen büyükten küçüğe doğru dizilmiş olan kızıl bakır kapları sanki çıldıracaklarmış gibi kızıl ışık saçarlardı. Her rafta çok özel kumlu ketenlere kasnakta işlenmiş değişik çiçek destelerinin motif motif işlendiği örtüler olurdu. Büyük demir ve kömürlü ütü ile ütülemekten annemin kolu ağrırdı. Sanki duvara monte edilen ve terek denen bu raflar tablo gibi dururdu. Hiç kimse porselen ve kalaylı tabakların, tencerenin mıkla taslarının, badiyelerin, ayaklı kapaklı kobalt mavisi ayaklı çinko taslarının yerlerini değiştiremezlerdi. Annem sürekli:’’Tabağı çanağı ve diğer bakırların yerini değiştirmeyin. Düzenimi bozmayın’’ derdi. Bütün gün kendisi yoktu, ama tembihleri kulağımızda küpeydi. Mutfak bizim yüzümüzün akı karası Burası bütün günün geçtiği adı mutfak bile olsa oturma odası yemek odası akşamları da diğer odalar buz gibi soğuk olduğu için biz çocukların yan yana yataklarımızın serildiği çocuk yatak odasıydı. O nedenle tertip ve düzen çok önemliydi. Yanlışlıkla öbür odalara girmeden sabah kalkar kalkmaz yatağın başucunda hazır duran tavşan dersi pantiflerimizi giyinirdik. ‘’ İstersen üstünü başını sıkı giyin üşüme ‘’ diyen olmazdı. İstersen çıplak gez hasta ol. Kimsenin seninle ilgilenmesi mümkün değildi. Kendi kendimize büyümek zorundaydık. İstersen tokundan patla, yine kimsenin umurunda olmazdı. Mevsim bahar veya yaz dönemi ise sıcak sobanın yerine sonuna kadar açılmış pencereler ile yarı sıcak yarı soğuk yatağından kalkıp ağır ağır, ha söndü ha sönecek bir ayarda yanan sobanın yanına gidip sıcak sütü alıp içeceksin. İster iç ister içme tok veya aç ol yine kimsenin umurunda olmazdı. Okula başlamam için biraz daha zaman vardı. Yemeği içmeyi giyinip saçımı taramayı her şeyi yapıyordum. Yazları da çiftlikte bir sürü tavuk ördek hindi ve kaz civcivlerine baktığıma göre, büyümüştüm ben. Kış veya yaz önemli değildi kendi başımıza her şeyi üslenmemiz gerekiyordu. Bir çocuk için yemeğin çeşitli ve çok olması önemli değildi. Sabah kalktığımda veya akşam yattığımda, ne annemi nede babamı sadece ben değil diğer kardeşlerimle kolay kolay göremezdik. Biz çocuklara düşen tek şey kendi kendini idare etmeyi bileceksin. Sabah uyanan annem ve babam işlerinin yoğunluğu yüzünden, babam sade kahvesini ve ardından da demli kıtlama çayını içtikten sonra ikisi de ardı sıra evden çıkar çiftliğe giderlerdi. Evdeki büyük çocuklar da okullarına… Küçüklerde yapayalnız evde kalırdık. Her şey vardı ama paylaşım yoktu. Önemli olan birilerinin başımızı sevgi ile okşamaları, ufacık ellerimizi tutmalarıydı. Eskisi gibi yine dizlerine yatırıp idareye alınmış gaz lambasının sönük ışığında bize masallar anlatmalarıydı. Oysa bizimkiler kendilerini öyle bir mal mülk bağ bahçe edinme coşkusuna kaptırmışlardı ki, çoluk çocuk hiç önemli değildi. Bizi iş güç yüzünden unutmuşlardı. KUŞ YEME ÇOCUK İSE MUHABBETE GİDER. Bizim evde yem, çoktu ama var olan sevgi ve muhabbet yoktu. Firdevs nenede sevgi ve muhabbet paylaşım çoktu .Tarifsiz bir sevgi ve paylaşım vardı Peynirin tabakta klan tozlarını bile parmağını ıslatarak alırken de cağ kebabı yiyormuş gibi keyifliydiler. Ne yediğin ve çul çaput önemli değildi. Salkım söğüt dallarının altından yine bir ses duyuluyordu; ‘’Ola ehsannn, ola ehsannn hadi kalk işe get’.ama çıt ses veren yoktu. Yine bağırıyordu Firdevs ne. Ola Ehsannn efendiii ola kalk işe get’’. Sabahın serin vaktinde kadınlar gelmeden boş bulmuşken ince mitillerin üstünü ,İhsan ağabey uyuyordu. Devlet hastanesinde ki yeni başladığı işine anası gidecekmiş gibi her gün o hazırlanırdı. Bende sabahın köründe kışın olduğu yine evlerinin önünde tok evin aç kedisi olan beni de sevsinler diye bekliyordum Bu sevimli emektar yaşlılarımız huzur evlerine bir tebessüme neden hasret kalırla anlamış değilim. Aile sevgi ve paylaşım demektir. |
|
Yorum Yok. |
07/11/2009 19:25
Ümran Özlük
326
Yazdır
PDF
RSS
