|
Hilal Ülkesi
![]() Yirmi yaşına bastığı şu günlerde Dieter artık annesinden ayrılmak ve kendine küçük bir oda kiralamak istiyordu. Babasını hiç tanımadı, sadece o çok küçükken; tahminen onbeş aylıkken mutlu aileler gibi fotoğraf makinesine gülümseyerek poz vermişler. O kenarları sararmış belki de ortasından yırtılmış fotoğraflar kim bilir nerelerdeydi şimdi? ya bodrumdaki raflarda tozlanmış kitaplar arasındaydı ya da ağzına kadar oyuncakla dolu karton kolilerin içinde Annesi babasını çok sempatik bir o kadar da komik bulduğundan onunla sevişerek evlenmişken; babasının ise başka planları, ince hesapları varmış kafasında. Henüz okul yıllarında küçük bir çocukken babasını bir gün muhakkak bulup ona kavuşma hayalleri kurardı, ama yıllar su gibi akıp yaşı ilerledikçe ve hayatın olayları içinde yaprak gibi savruldukça, artık bu çocuksu hayalinden vazgeçtiği gibi ne anlama geldiğini bilmediği ve hiç araştırma lüzumu hissetmediği soyisminden de kurtulmayı ciddi ciddi düşünüyordu. Yüz hatları annesine çok benzediği halde babasının huy ve karakterini almıştı. Biraz daha çaba sarfederse babasının kimselere kaptırmadığı iki rekoru şu genç yaşında kırabilirdi: sürekli iş değiştirmek ve bol bol içmek. Elinden her türlü iş geldiği halde hiçbir iş yerinde tutunamadı. Her türlü işte çalıştı, ama gücüne giden işlerin zorluğu değil, birlikte çalıştığı insanların çocukça davranışlarıydı. Bu da onu çileden çıkartıyordu. Ne yapsın elinde değil. Onlar gibi olamıyor, onların seviyesine inemiyor, basitliği ve bayağılığı bir türlü kaldıramıyordu. Zaman buldukça da -içmeye her zaman zamanı vardı- şehrin çeşitli barlarında tercihen ara sokaklardaki otantik, tenha barlarda içerdi. İçkinin şişede durduğu gibi dışında da aynı şekilde durmayacağı basit kuralını bilmeyen acemi alkolikler gibi değil, şu genç yaşında seviyeli ve profesyonel içerdi. O gece yine barda her zamanki köşesinde sessizce içiyordu. Günlerden cumartesiydi ve barın içi hıncahınç doluydu. Ahşap tavan kesif bir sigara dumanıyla kaplanıştı. Masalardan kahkahalar yükseliyor, loş ışıkta danslar ediliyor ve garsonlar içki yetiştirmekte zorlanıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde müzik susup eğlence bitince barın içini bayat, sıkıcı bir ölüm sessizliği kapladı. Bu bayat sessizliği masalarda sızıp kalmış birkaç sarhoşun kesik kesik horlamalarıyla, kirli bardakları toplayan zenci garsonun kalın dudaklarıyla mırıldandığı melodiler bozuyordu. Bardaktaki son damlaları mideye indirmişti ki; barın kapısında üç kız belirdi. Ayakta durmakta bir hayli güçlük çeken sarhoş kızlar birbirlerinin omuzlarına tutunarak yan taraftaki boş masaya oturup gece boyunca yaşadıkları ilginç olayları birbirlerine anlatıp kahkahalarla gülüyorlardı. Zenci garson suratını ekşiterek omuzu üzerinden duvar saatine kızgın bir bakış fırlattı. Anlaşılan gecenin bu geç vaktinde kimseye servis yapmak istemiyordu. Bir el hareketiyle boş bardağı doldurmasını söyledi. Bol köpüklü soğuk biradan yudumlayıp kızları tebessümle seyrederken onlar da üzerlerinde aynı neşeli halleri ince bardaklardaki votkaları bir dikişte mideye indiriyorlardı. Kızlardan uzun boylu olanı tercihen gözleri güzel ve yüzünde manalı ifade olanı midesini tutarak lavaboya doğru koşarken masaya çarpmış ve cüzdanını yere düşürmüştü. Bir eliyle kıza lavaboyu gösterirken diğer eliyle kaş ile göz arasında ayakkabının altındaki cüzdanı paltonun cebine atıverdi. Midesindekileri çıkartıp rahatlayan kız ona teşekkür etti ve tekrar masasına doğru yöneldi. Bir saniyeden daha kısa süren bu zaman içinde yerinden kalkıp ona cüzdanı yere düşürdüğünü söyleyemedi, nedense buna cesaret edemedi. Kızla bir an için tekrar göz göze geldiler. Evet hakikaten kızın gözleri çok güzeldi. Kasaya hesabı ödeyip barı terk ederken gözleri hala bu kızın üzerindeydi. Hava soğuk ve ayazdı. Paltonun yakasını kaldırıp kemerini sıkıca bağladı. Gecenin loş ışıklarında aceleyle kabarık cüzdanı kontrol etti. Renk renk ve boy boy kartlarla dolu olan cüzdanın içinde maalesef hiç para yoktu. Cüzdanı otobüs durağının yanındaki çöp tenekesine fırlattı. Bir kedi miyavlayarak tenekeden dışarıya fırladı. Otobüs henüz gelmişti ki, otobüse doğru değil çöp tenekesine koşup çöpler arasındaki cüzdanı bularak şoförün şüpheli bakışları arasında otobüse bindi. Yatağa girdiğinde gün ışımak üzereydi. * Kulakları kilisenin belirli aralıklarla çalan çan sesleriyle uğulduyordu. Annesi odaya dalmış üzerindeki battaniyeyi çekiştirerek kiliseye geç kalacaklarını söylüyor, o ise bir türlü açamadığı gözlerini ovuşturuyordu. Günlerden pazar ve saat sabahın sekizi. Şimdi de sırası mıydı kiliseye gitmenin; akşam bir güzel içmiş ve gün ağarırken yatağa girmişken. Dindar bir Hıristiyan olduğu için değil, sırf annesini üzmemek için kiliseye gidiyordu. Daha doğrusu annesinin binbir zorlamasıyla. Normal günlerde annesi hayatını sınırsız ve ölçüsüz yaşar. Hiçbir güç onun bu özgür yaşam tarzına mani olamaz, yine hiç bir güç ona kalıplaşmış kilise dogmalarını kabul ettiremez, ama her ne hikmetse pazar günleri annesi sihirli bir değnek değmiş gibi bir azizeye dönüşür; sabah erkenden kalkar en güzel elbiselerini giyinir ve tabiî ki onu da çocuklar gibi giydirmeye yeltenirdi. Dieter ise buna hep karşı çıkardı. Madem ki ibadet söz konusuydu, Tanrı insanların kılık kıyafetlerine değil, kalplerine, niyetlerine bakmalı değil miydi? Koltuğun üzerine fırlattığı paltoyu, kotu giyip aşağıda arabanın kornasına basan annesine yetişti. Ortaçağ gotik sanatına göre inşa edilmiş kilisenin içi soğuktu. Bu mekan onu hep ürkütmüştü. Çocukluğunda ilk defa buraya getirildiğinde köşelerdeki aziz heykellerinden, kubbelerdeki yaradılış hadisesini tasvir eden değişik figürlerden, çıplak ve sakallı insanların resmedildiği devasa tablolardan korkmuş ve başını annesinin kucağına gömmüştü. Yıllar sonra bile bu korkunun izlerini taşıyordu yüreğinde. Kürsüde süslü elbiseleri içinde ihtiyar Rahip vaaz verirken uykulu gözleri ve bir türlü toparlayamadığı dağınık beyniyle annesinin yanında canı acaip şekilde sıkılarak oturuyordu. Rahip nasihat dolu vaazını bitirmiş şimdi ise cemaat kutsal şaraptan içmek ve kutsak ekmekten yemek için uysal koyunlar gibi sıraya dizilmiş, diz çöküyor, haç çıkartıp huşuu içinde dua ederken o da bu törenin bir an önce sona ermesi için dua ediyordu. Kilisenin kubbeleri org eşliğinde söylenen ilahilerle yankılandığında canı daha da sıkılmış olacak ki elleri öylesine paltonun ceplerinde dolaştı. Bir cüzdandı. Akşamki olayları hatırlamaya çalıştı. Evet sarhoş bir kız masaya çarpmış ve cüzdanı yere düşürmüştü ve o cüzdanı yerden almış ama kıza vermeyip, paltonun cebine atıvermişti. Kutsal kitaplarda hırsızlık büyük günahlardandı. On emirden bir tanesinde ``Tanrı başkalarının malını çalmayacaksın`` der, ama o çalmamıştı ki, bununla beraber kendine ait olmayan bir eşyayı asıl sahibine vermeyip yanına almıştı. Şimdi bu günaha tövbe edebilir ve günah çıkartabilirdi, ama değil böyle bir şeyi yapmak kendine bir eğlence bulduğu için seviniyordu bile. İçi renk renk kartlarla dolu olan cüzdanı karıştırdı; "sağlık kartı, bankamatik, hayvanları koruma derneği üyelik kartı, kütüphane üyelik kartı, tarih derneği üyelik kartı ve öğrenci kimlik kartı’’ Hepsinin de üzerinde gözleri gülen, tatlı bir kızın fotoğrafı vardı. Nihayet kızın adını okudu: "Bölükbaşı Deniz" Tuhaf, çok garip soyisimleri ne kadar da birbirine benziyordu, bir farkla ki; kendi soyismindeki noktalama işaretleri düşmüşken onunkiler noktalıydı. İşte o anda çocukluk yıllarına tekrar gitti ve babasına kavuşma hayalleri tekrar sardı benliğini ve yüreğini saran bu ani duygu patlamasına daha fazla engel olamadı. Hemen yerinden fırladı. Nasıl hareket edeceğini bilmeksizin annesine baktı. Tedirgin gözlerle annesi de ona baktı ve fazla vakit kaybetmeden koşarak kiliseyi terk etti. Durağa henüz gelmişti ki kampüse giden metronun otomatik kapıları tısılayarak açıldı. * Şehrin dışında yeşillikler içindeki kampüse geldiğinde avuçları arasında tuttuğu kimlikteki kızın gülümseyen fotoğrafına tekrar baktı. Sabahın serinliğinde etraf kısmen sakindi. Ortasında fıskiyesi olan küçük göletin yanından geçerken bir bankın üzerinde kitap okuyan öğrenci dikkatini çekti. Ona bir arkadaşını aradığını söyledi. Kampüsün bir şehir kadar büyük olduğunu izah etti ve arkadaşının okuduğu bölümü sordu. Tarih bölümü dedi. Tarih bölümünde okuyan birkaç tanıdığı vardı ve B bloğunda kalıyorlardı. Az sonra B bloğunun önündeydi, kısa bir araştırmadan sonra kızın odasını bulabildi. Kapının ziline dokunduğunda kuş melodili sesler uzun süre boş koridorda yankılandı. Eli tekrar zile uzandığında anahtar yavaşça çevrildi: -ne istiyorsunuz? dedi dağınık saçları ve mahmurlu gözlerle. -cüzdanınız dedi, cüzdanı ona uzatarak. Dün gece barda düşürmüşsünüz, sizi bulmak hiçte kolay olmadı. -cüzdanım mı dedi dağınık saçlarına dokunarak, ha evet siz dün gece masasına çarptığım müşterisiniz, inanın değil cüzdanımı düşürdüğümden odama nasıl geldiğime dair en ufak bir fikrim bile yok. Bildiğiniz gibi dün gece bir hayli sarhoştum. Aslında sürekli içmem ama arkadaşımın doğum gününü kutluyorduk. -ayrıntılı açıklama yapmak zorunda değilsiniz ayrıca özel hayatların dokunulmaz olduğuna inanırım, herkes istediğini yapmakta özgür öyle değil mi? -haklısınız galiba. -ben cüzdanı adresine teslim ettiğime göre, -şey, ne kadar da aptalım, kusura bakmayın sizi kapıda beklettim, içeriye buyurmaz mısınız size bir kahve ikram etmeme müsaade edin. - sizi rahatsız etmek istemem. -ne rahatsızlığı, üstelik memnun olurum, hem bugün Pazar biraz sohbet ederiz. Onun kiralamak istediği türden küçük bir odaydı. Kız kanepenin üzerindeki yorganı, yastığı toplarken gözleri etrafa dağılmış kitaplara, dosyalara kaydı. Kitaplar her yerdeydi; televizyonun üzerinde, bilgisayarın yanında, kanepenin kenarında, sandalyenin ucunda. Kız su ısıtıcısını suyla doldurup üzerini değiştirirken eline bir kitap alıp kanepeye oturdu. Sayfalarını rastgele karıştırırken kitabın başlığını okudu: ``Türklerin Viyana Bozgunu ve Viyana`da Türk İzleri.`` Elindeki kitabı gören kız: -kitap okur musun? diye sordu. Saçlarını at kuyruğu şeklinde toplamış ve üzerine yeşil bir bluz giymişti. Güldü: -maalesef hiç vaktim olmuyor, çalışıyorum ben. -ne iş yapıyorsunuz? -ne iş mi yapıyorum şey, her işi yapar, her yerde çalışırım bir nevi mevsimlik işçi yani. -bir zamanlar Türkler ağır topları ve yenilmez ordularıyla Viyana önlerine kadar gelmişler ve burası onların son durağı olmuş, eğer Viyana düşseydi tüm Avrupa Türk akınlarına açılacaktı. Büyülenmiş, kendinden geçmiş kızın güzel gözlerini, ince dudaklarını takip ediyor, ancak anlattıkları şeyler; ne Türkler ne onların Viyana önlerine kadar gelmeleri ne de bozgunlarıyla ilgileniyordu. Fincana doldurduğu sıcacık kahveyi ona uzatarak: -bugün her Avrupalı insanın severek içtiği kahvenin ilk defa Avrupa’ya bu savaşlar sonrası geldiğini biliyor musun? diye sordu. Bilmiyordu, kahveden derin bir yudum çekerek kahveyi buraya getirenlere yürekten teşekkür etti: -size karşı dürüst olacağım. Tarihi bilgisi ve genel kültürü geniş olan birisi değilim ancak elimden her türlü iş geldiği gibi hiçbir iş yerinde tutunamadım. Ayrıca gizli yeteneklerim vardır, komik fıkralar anlatır, gitar çalıp şarkılar söylerim ve de profesyonel içerim. Kızın sevimli çehresine gülümsemeler yayıldı. İşte ona gülüyordu, gülsündü, ona karşı dürüst olmak istiyordu. -bak sana bir fıkra anlatayım da dinle. Pilot Peter telsize vargücüyle bağırıyormuş. ``Ula sağ motor bozuldu, sağ motor bozuldu, düşüyorum, düşüyorum, kule düşüyorum.`` Kule hemen cevaplamış: ``mesaj anlaşıldı. Yerinizi bildirin, yerinizi bildirin.`` Peter gayet ciddi: ``pilot kabini öndeki sağ koltuk, pilot kabini öndeki sağ koltuk.`` Kız kahkahalarla gülüyordu. Onun bu hali Dieter’yı cesaretlendirdi. Şimdi de başka bir fıkra. “Bir gün Peter ile Hans Amerika`ya yüzerek gitmeye karar verirler ve atarlar kendilerini Tuna`nın serin sularına... Daha fıkrayı bitirmemişti ki kız gülerek devam etti: -ufukta Amerika kıtası görününce Peter Hansa çok yorulduğunu söyleyerek geri döner değil mi Avusturya’ya? -peki ama sen nereden biliyorsun, şimdiye kadar kimseye anlatmamıştım bu fıkrayı. Neyse şimdi de bir soru bakalım bilecek misin? Elektrikli sandalyede ölümü bekleyen Peter yanındaki gardiyana ne demiş? Kız anında cevapladı: -Elimi tutar mısın çok korkuyorum demiş değil mi? -Peki Peter yemek odası üzerindeki çatının aktığını nasıl anlamış? - Çorbasını bitirmek iki saat sürünce şüphelenmiş öyle değil mi? Anlattığı her fıkrayı, sorduğu her soruyu biliyor ve gülme kriziyle yerlere kapanıyordu, az kalsın fincandaki kahveyi üzerine dökecekti. Nihayet kendine gelebildi. -kusura bakma ve sakın üzerine alınma sana gülmedim, sadece bu kadar benzerliğe pes doğrusu. Tıpkı babam gibisin. Huyun, çalıştığın işler hatta anlattığın fıkralar bile tıpa tıp aynı, yalnız Peter ile Hans değil, Temel ile Dursun olacak. -kim olacak dedin? -Temel ile Dursun bir çeşit halk kahramanı gibi bir şey uzak bir kültürün fıkra kahramanları. Merakı giderek artıyordu: -Bana biraz ailenden bahsetsene dedi. Aniden sustu, başını öne eğip uzun uzun düşündü. Sanki az önce gülmekten yerlerde kıvranan neşeli kız gitmiş, yerine derin tefekkürlere dalan bilge kız gelmişti. Tam ondan özür dileyecekti ki; koltuktan kalktı, pencere kenarına gidip kahvesini yudumlayarak dışarıyı seyretti biraz daha. Keşke bu soruyu sormasaydı diye düşünürken kitaplığa doğru yöneldi, kitaplar arasından bir dosya alıp önüne koydu. -bunlar annemin günlükleri, annem ben çok küçükken ölmüş, babamı ise hiç tanımadım, ama onunla ilgili her şeyi annemin günlüklerden öğrendim. Okumanda bir sakınca görmüyorum, hem inan şu kısa zaman içersinde sana öyle yüreğim ısındı ki anlatamam. Sanki seni yıllardır tanıyor gibiyim. Önünde duran dosyaya baktı bir müddet. Okuyup okumamakta kararsızdı ama kızın teklifini de geri çevirmek istemiyordu. Dosyanın kapağını yavaşça açtı. Kapakta bir aile fotoğrafı duruyordu. Henüz minik bir kız çocuğuyla mutlu aileler gibi fotoğraf makinesine gülümseyerek poz vermiş bir ailenin fotoğrafı. Gözleri bu fotoğraftaki babaya mıhlanıp günlüğü okumaya başladı. * Doğu Avrupa ülkelerinin uzun boylu, sarışın kadınları sayısız eğlence mekanları ve kafeteryalarla dolu olan Batı Avrupa ülkelerine tek bir sebep için gelirler: Para kazanmak. Pek azı da zengin bir koca bulup rahat bir yaşam sürmeyi düşünürler. Yapılan işler ise genelde bellidir; ya gece kulüplerinde siprittizm-show yaparlar ya da hayat kadınlığına soyunurlar. Tabi bunun içinde çalışma ruhsatınızın olması, alemin kurallarını bilmeniz ve bir de hijyen kurallarına uymanız gerekir. Bu şartlar yerine getirildiği takdirde en fazla iki sene çalışmayla bankada yüklü bir paraya sahip olabilir ya da ülkenizde hayallerini kurduğunuz bir eve ve bir çiftliğe sahip olabilirsiniz. Üç aylık vizeyle geldiğim Viyana`da bu mesleklerden hiçbirisini yapmak istemiyordum. İlk bir ay üst katında İtalyan ve Meksika yemeklerinin sunulduğu ve çoğunlukla Amerikalı subayların takıldığı Titanic adlı gece kulübünde gösteri yaptım .Bir miktar para biriktirebildim ama daha fazla tahammülüm yok, içimden gelmiyor, yapamıyorum. Oturum ve vize işlemlerimi bir halledebilsem çok sevdiğim hemşirelik mesleğini yapmak isterdim. İkinci ayımı ise şehrin tarihi ve turistik yerlerini gezmeye ayırdım. Kültür, sanat ve tarih bakiyeleri açısından dünya kentlerini düşünürsek eminim Viyana şehri ilk beşin içinde yerini alacaktır. Dünyanın en iyi sanat kolleksiyonlarını barındıran -Kunsthistorısche-müzesini gezdim.-Galeria ernst Hilger-de Avusturya tarihine ait fotoğrafları inceledim. Tarihe merakımdan dolayı Viyana Tarih müzesindeki eserleri özellikle de Türklerden kalma savaş aletlerini; tüfek, kılıç, tuğra, mızrak, sancakları ve dönemin patişahı 4.Mehmed ve onun Veziri Merzifonlu Kara Mustafa Paşaya ait ilginç resimleri inceledim. Birgün de savaşın yapıldığı Kalenberg dağına çıkmayı düşünüyorum. Viyana`nın insanın içini bunaltan kapalı ve yağmurlu havası düşünüldüğünde alışık olunmayan güneşli güzel bir gündü ve ben böyle bir günü asla kaçırmak istemezdim. Yolculuğum Kalenberg dağına doğruydu. Hani bir zamanlar barbar ve savaşçı Türkler yenilmez sandıkları ordularıyla Viyana kapılarına dayanmışlar, tüm Avrupayı tehdit ederken hatta özgür Avrupa’ya çağdışı iğrenç hayat tarzlarını yaşamaya zorlayacakken, burası onların son durağı olmuş. Başta Avusturya ve tüm diğer Avrupa ülkelerini böyle zelil ve hakir yaşam tarzından kurtaran ise bizim milli kahramanımız Sobyevskiydi. Tarih yeniden gözlerim önünde canlandı. Savaş sahnelerini görüyordum sanki. İşte bozguna uğramış Türkler arkalarına bakmadan kaçıyorlardı ve Tepenin üzerinde Büyük komutan Sobyevsk beyaz atının üzerinde askerlerine hücum emri veriyordu. Orada bulunan küçük kiliseye girdim. Meryem anamızın ikonu önünde diz çöküp haç çıkartarak basta kahramanımıza ve tüm şehitlerimize dualar ederken, bu şehirde iyi insanlarla karşılaşmam ve vize işlemlerinin bir an önce yoluna girmesi için de dua ediyordum. Kalenberg dağından şehrin manzarası görülmeye değerdi. Tuna kıvrıla kıvrıla akıp şehri iki parçaya bölüyor, sularında küçük yolcu gemileri, yatlar yüzüyordu. Tuna nehri boyunca uzanan koyu yeşil gür ormanlar arasında ortaçağdan kalma devasa yapılı şatolar, kaleler göze çarpıyordu. Dağın bir köşesine monte edilmiş büyük bir teleskop ile şehrin tüm bu güzellikleri izlenebiliyordu. Öyle ki dans ettiğim gece kulübünü ve kaldığım pansiyonu buradan görebiliyordum. Hava yavaş yavaş bozarken şehrin görüntüsü puslanmış, bulanmıştı. -şehrin en yüksek binasına çevir teleskopu dedi bir ses. Gözlerimi teleskopun merceklerinden yanımda aniden bitiveren bu adama çevirdim. Kısa boylu gök mavisi gözleri, uzun dalgalı saçları ve sempatik tavırlarıyla yakışıklı bir tipti. Eliyle tekrar gökdeleni işaret ederek: -binanın ucundaki sivri uçlu metal sembolü görüyor musun? diye sordu. Teleskopu kat kat katlarıyla gökdelenin ucunda bulunan metal cisme çevirdim. -işte o metali oraya ben monte ettim, birde o esnada ne yaptım biliyor musun? -ne yaptın, merak ettim dedim. -arkadaşlarım aşağıya bir an önce inmem için bağırırken orada, gökdelenin ucunda soğuk rüzgarlar eserken, zeminde insanlar karıncalar gibi gezerken ne yaptım biliyor musun? -hayır, bilmiyorum ne yaptın? -kendime soğuk bir bira açıp mekanın keyfini çıkardım. Garip, tuhaf ama sempatik ve sevecen bu adam bana elini uzatarak -tanışalım ben Faiko dedi. -Lili diyebildim,sadece Lili... * Allah bazı ruhları özel ve kabiliyetli yaratmıştır. Bu insanlar becerikli, maharetli, ve pratiktirler. Ellerinden her türlü iş gelir, ama her nedense uzun süre bir iş yerinde tutunamazlar. Bir aslanı zaptetmek nasıl zor ise bu tür insanları da hakimiyet altına almak o derece zordur. Aslan kontrol altına alındığı takdirde ise artık aslanlıktan çıkmış kafesteki bir kediye dönüşmüştür. Bu tür insanlar özgürlüklerine ölesiye düşkündürler. Hayatın günlük telaşı içersinde çoğunlukla sabırsız ve acelecidirler, geçimlerini ise bir vesileyle temin ederler. Hadise ve olaylar karşısında fütursuzca, dimdik durduklarından çoğunlukla başlarına bela alırlar, ama adaleti daima gözetip, ön planda tutarlar. Kimseden bir şey istemedikleri ve beklemedikleri gibi insanlara karşı alabildiğine cömert ve olabildiğine yardımseverdirler. Hayatta bir tek düşmanları vardır; bizatihi kendileri. Hiç kimse onlara zarar vermediği gibi zaten zarar vermeyi de düşünmezler. Gevezelikleri ve neşeli halleriyle insanları kolaylıkla etkileyip tesirleri altına alırlar. Eğer bir dini kötü amaçlı kullanmak isteseler ki-buna asla cüret etmezler- sahte bir tarikat şeyhi, piri ya da dedesi olup cahil ve saf kalpli halkı kolaylıkla sömürebilirler. Evet sadece ve sadece kendilerinedir zararları. Bazen aşırı derecede içki müptelası olurlar bazen doktoru ve ilacı olmayan kumar illetinin müptelası. Keskin ve pratik zekalarını kumar masalarında, paralarını otomatik kumar makinelerinde, at ve it yarışlarında harcarlar. Aslında harcanan elinin kiri olan para değil, zaman ve ömürdür. Bir daha asla geri getiremeyeceğimiz tek sermayemiz hayatımız. Bunun kendileri de farkındadırlar, bir bataklıktır bilirler, çıkmak, temizlenmek isterler. Bekledikleri ise bir sebeptir, sadece bir sebep; basit, sıradan, küçük bir sebep. Faiko’nun on parmağında on marifet. İnsanlar bir meslek peşinde koşup, bir sanat dalında uzmanlaşmak isterlerken Faiko’nun parmaklarının beşinde sanat diğer beşinde zanaat. Marifet bir meslekte bir sanat dalında uzmanlaşmakta. Kaynakçılık, tamirat, dülgerlik bilumum peygamber mesleğinden anlar, gitar çalıp şarkılar söyler. Barlarda etrafına topladığı insanlara fıkralar anlatır eğlendirir onları. Aramızda bir hayli boy farkı olmasına rağmen bazen aşırı inatçılığı ve gurur damarı kabarsa da yine de sevdim Faiko’yu ve hemen yanına taşındım. İlk haftalar pek dışarı çıkmıyor bol bol kitap okuyup televizyon seyrediyordum. Madem bu ülkeye bir amaç için gelmiştim önce bu ülkenin dilini öğrenmeliydim. Zaten Faiko’da çok geveze olduğundan Almancayı öğrenmem fazla uzun sürmedi. Yemeği genelde Faiko yapar, bulaşıkları ben yıkardım. Çok titizdi ve özellikle yemek hususunda ayrı bir maharet sahibiydi. O zamana kadar hiç rastlamadığım yemek çeşitlerini onun sayesinde tattım. Bir Avrupa erkeğinin böyle yemek kültüründen anlaması beni hayrete düşürdüğü gibi bazen onun doğu ülkelerinden birinden geldiğini düşünürdüm. Hani şu sakalı bıyığı birbirine karışmış, elinde tespihi, bakımsız, pejmürde kılık kıyafetleriyle doğu insanları... Faiko bazen aradan kaybolur ve birkaç hafta eve uğramazdı. Ben de sormazdım zaten. Başımı sokacak bir evim vardı, karnım da doyuyordu yalnız oturum sürem dolmuş ve illegal duruma düşmüştüm kacaktım yani. Bir gün bu durumu Faiko’ya açtığımda bir zamanlar evlendiğini, resmi olarak hala evli olduğunu ama boşanma işlemleriyle uğraştığını en kısa zamanda benimle evleneceğini söyledi. Artık rahatlıkla hamile olduğumu ona söyleyebilirdim. O sıralarda Faiko`ya bir mektup gelmişti. Aşağıya günlük gazeteleri almak için inmiştim. Posta kutusuna sıkıştırılmış reklamlar, el ilanları arasında bir zarf dikkatimi çekti. Üzerinde Faik Bölükbaşı yazıyordu ve mektup Türkiye`den geliyordu. Faiko bir Türk müydü? ve ben karnımda bir Türkün çocuğunu mu taşıyordum. Tarih boyunca bizim düşmanımız olmuş ve her Polonya insanının gurur kaynağı rahmetli kutsal papamızı vuran teröristin ülkesinden miydi? Doğudan, hilal ülkesinden, Türkiye’den. Oysa sekli şemali hiç de Türke benzemiyordu. Bir plan yapmalıydım, ama nasıl? Çekip gitsem mi? nereye? Peki karnımda büyüyen bebeğin suçu neydi? Günlerim böyle belirsizlik içinde ve cevapsız sorularla geçiyor karnımla beraber beynimde bulanmış acaip bir haldeydim. O akşam kapının zili çaldığında Faiko’dur diyerek koşarak kapıyı açtığımda karşımda Faiko değil Yabancılar Dairesi Polisleri duruyordu. Gözlerimi açtığımda florasan ışıklarıyla aydınlanan bir odada beyaz çarşaflarla kaplı yatakta sancılar içindeydim. Gözlerimin önünde beyaz önlüklü kadınlarla birlikte parlak parlak noktalarda dolaşıyordu. Ağzımda, burnumda plastik hortumcuklar, kolumda serum takılı şiddeti giderek artan sancılar içinde doğuruyordum ve bu beklenenden çok erken bir doğumdu. Bir hemşire olarak çok doğuma şahit oldum. Doğum sonrası her bebek ağlar, çünkü ağladığında adeta büzülü bir paketi andıran akciğerlere oksijen dolar ve böylelikle bebeğin nefes alış verişi başlamış olur. Benim bebeğim ise doğum sonrası ağlamamıştı. Yine doğum sonrası bir anne için en büyük mutluluk yeni doğan bebeği kollarına alıp öpüp koklaması, emzirmesidir. Ben bu mutluluğu da yaşayamamıştım. Onu hemen küveze alıp oksijene bağlamışlar. Minicik kollarından damarlara ulaşamadıklarından kafasını tıraş ederek oraya hortumcuklar takmışlar. Doğumhanede yapayalnızdım. Gözyaşlarım çağlayan olmuş hüngür hüngür ağlıyordum. Yavrumu kaybetmenin acısıyla kavruluyordu yüreğim. Yanımda beni teselli edecek ne bir dostum ne de bir arkadaşım vardı. O anda ölmek istedim. Oracıkta beyaz çarşaflar içinde ölseydim de bu günleri görmeseydim keşke. Hayatımda ikinci kez ciddi ciddi intiharı düşünmüştüm. Ama bunu başaramadım. Odada kesici alet, tavana asılacak çarşaf olmadığından değil, cesaretim olmadığından başaramadım. Yine aniden beliriverdi yanımda. Hıçkırıklarım daha da arttı. Ona sarıldım ve biraz olsun acılarım azaldı. Gülümseyerek alnımdan öptü ve beni tebrik etti. -Deniz dedi adı Deniz olsun. Yine şifreli konuşuyordu. -ne Deniz’i, okyanusu dedim. -bebeğimizin adı Deniz olsun dedi, çok sağlıklı tıpkı sana benziyor ve de gamzeli. Yabancılar Polisi doğum sebebiyle üç ay daha oturumu uzattı, o süre de su gibi akıp gitti. Faiko bavulları hazırlıyordu. -gidiyoruz dedi. -nereye gidiyoruz dedim. -Türkiye`ye dedi. Hiçbir şey demedim. Kucağımda mışıl mışıl uyuyan tatlı yavrucuğa baktım. Evet hayat bir yolculuktu ve hayat beklenmediklerle dolu ve onlarla güzeldi. Bebeğimin pamuk yanaklarından öptüm: -evet bebecik gidiyoruz, Hilal Ülkesine... Günlüğün ilk bölümünü bitirdiğinde gözyaşlarına hakim olamadı. Hüngür hüngür ağladı Hayatında hiç bu kadar ağladığını hatırlamıyordu. Ne yapsın elinde değil yıllardır içinde birikip mahiyetini bilemediği duyguların önüne geçemiyordu bir türlü. Karşısında durmuş öyle şaşkın şaşkın onun ağlayışını seyrediyordu, belli ki hiçbir şeyin farkında değildi. Fotoğrafı ona uzatarak: -bu fotoğraftaki adam var ya işte bu adam benim babam biz kardeşiz, sen benim kardeşimsin. Bir rüyadan uyanır gibiydi, güzel gözlerinden yaşlar süzüldü, hiçbir şey konuşmadan öylece sarıldılar birbirlerine. * Kampüsün bahçesinde fıskiyeli küçük göletin etrafını hiç konuşmadan turladıktan sonra dallarında sincapların cirit attığı, kuşların ötüştüğü iri ağaçların koyu gölgesi altındaki bir banka oturdular. Şimdi sabahki sessizlik kaybolmuş ağaçların altları, banklar kitap okuyan, sohbet eden öğrencilerle dolmuştu. Göletin serin sularında bir ördek ailesi umarsızca yüzüyordu. Deniz herşeyini anlattı sanki onu bir daha hiç göremeyecekmiş gibi. Dieter da ona tüm hayat hikayesini anlattı sanki az sonra cepheye gidecek ve bir daha geriye dönmeyecekmiş gibi. Meğer ne sırlar varmış en yakın dostlara, arkadaşlara anlatılmayan belki de sadece kan bağından gelenlere tevdi edilen. -annen için çok üzüldüm dedi. -zararı yok ben zaten anne ve babasız yaşamaya yıllar önce alıştım. Çocuklar için bir oyuncağa bir de aileye sahip olmak değişmez kuralken, bu kurallar benim hayatımın istisnalarıydı. Ne saçlarını gönlümce taradığım bir barbi bebeğim oldu ne de geceleri kabuslar ortasında uyandığımda kucaklarında korkmadan tekrar uykuya dalabileceğim bir ailem. Dört yaşına kadar Türkiye`de kalmışım. Oradan Polonya`ya döndüğümüzde annem beni dedemin yanına bırakarak tekrar Viyana`ya dönmüş. Hafta sonları bize telefon eder uzun uzun konuşurduk, sonradan aramaz oldu ve bir daha kendisinden hiç haber alamadık. Öldü dediler. Cesedine aylar sonra etrafa yayılan pis kokulardan rahatsız olan komşuların ihbarı üzerine ulaşmışlar ve sessizce kimsesizler mezarlığına defnetmişler. Düşünebiliyor musun Dieter? insan haklarının baştacı edildiği medeni Avrupa`nın göbeğinde insanların cesetlerine bile aylar sonra ulaşıyorlar. -acını tazelemek istemezdim Deniz, ancak benimde hayat çizgim seninkinden pek farklı sayılmaz. Beni de o istisnalar sınıfına dahil edebilirsin. Bu genç yaşıma rağmen insanları, olayları ve hayatı çok iyi tanıdım. Zorluklar çektim, hayata karşı daha da bileylendim. Senden tek farkım belki annem ile yaşıyor olmam ama artık onunla aynı mekanı paylaşmak istemiyorum. Gün geçtikçe daha da çekilmez oluyor, hele erkek arkadaşlarını eve getirmesine dayanamıyorum. Belki ikimiz bir ev tutarız ha! Ne dersin? Ben çalışır sen okuluna gidersin hem öğrendiklerini bana da anlatırsın hani şu savaşlardan, falan... artık kendi kararlarımızı kendimiz vermeliyiz öyle değil mi? -belki de sen haklısın Dieter. Bu çileli hayat çizgimiz bizim eksik yanımız değil aksine kazancımız oldu. Yalnız kalabilmeyi ve yalnız yaşayabilmeyi öğrendik. Kendi ayaklarımız üzerinde durmasını başardık ve olgunlaştık, ama bana göre Avrupa ülkelerinin temel sorunu ne politik ne de ekonomik tamamen sosyal bir sorun: aile sorunu. Sadece kendi özel yaşamlarını ve zevklerini düşünen ve birbirinden ayrı yaşayan anne babalar, sevgi ve şefkatten mahrum yetişen çocuklar. O çocuklar ki; özgür yaşam karşısında en büyük engel görülüyor ve o anne babalar ki; ihtiyarlayıp ölüm anlarında hiç kimseyi bulamıyorlar başuçlarında. Huzurevlerine sığınabilenler kendilerini şanslı kabul ediyor, yalnız yaşayanların cesetleri haftalar sonra bulunuyor. Ne güzel de konuşuyordu. Onu uzun uzun seyretti. Hayat ne tuhaftı böyle. Daha bu sabah ona deliler gibi aşık olacakken şimdi o canından bir parça kardeşiydi. Yüreğindeki sevgi ona şimdi kardeşlik kanalıyla akıyordu. İnsanın bir kardeşinin olması ne güzel bir duygu. Hele bu kardeş bir kız olursa. Kendini adeta bir terminatör gibi hissetti. Kardeşi ise korunmaya kollanmaya o kadar muhtaçtı. Anlatmaya devam etti: -Oysa hilal ülkesinde sosyal ilişkiler ve aile bağları daha kuvvetli. Orada herşey çocuklar için, çocuklar evin neşe ve sevinç kaynağı olarak kabul ediliyor, sevgi ve şefkatle büyütülüyor. Eşler birbirlerine karşı gayet nazik ve anlayışlı. Bir cam küreyi kırmamak için nasıl bir özen gerekiyorsa aile içindeki hal ve hareketlerde işte öyle bir özen var. -peki ya babamız. Madem senin tüm bu anlattıklarını biliyordu ve genlerinde bahsettiğin kültürün köklerini taşıyordu neden bizi bu muazzam sevgi ve şefkat denizinden mahrum bıraktı. -Böyle bir soruyu sormakta haklısın. Ona bende çok kızıyorum bazen, ama şimdi onu daha iyi anlıyorum. Yabancı bir ülkede yaşamanın zorluklarını gördükçe, insanın basit bir ihtiyacını dahi ifade edemeyip ahmak yerine konulmasına şahit oldukça ve bakışlarda sen bir yabancısın, buraya ait değilsin ibaresini okudukça onu daha iyi anlıyorum. Belki de annelerimiz onun bu yabancılık zafiyetinden yararlanmak istemiş olamaz mı? gücenme ama daha doğrusu senin annen, malum benim annem de bir yabancıydı ve bu ülkede yaşamak için tutunacak bir dal arıyordu. -haklı olabilirsin Deniz, bak ben hiç bu yönüyle düşünmedim olayı. -zaten düşünemezdin, çünkü sen gerçi yabancı bir babaya sahipsin, onu da şimdi öğrendin bu ülkede doğdun, bu ülkenin kültürüyle yetiştirildin. Kısacası sen buraya aitsin. İşte sen bu aidiyet duygusuyla hareket ederek caddelerde, parklarda, mağazalarda özgürce dolaşabiliyor, istediğin bara gidip hiç çekinmeden ve horlanmadan zevkle biranı yudumlayabiliyorsun. -peki O şimdi nerededir acaba? -bir bilsem, sanki yer yarıldı içine girdi. Her yere baktım. Kaldığı pansiyon, alış veriş yaptığı kioks, takıldığı barlar... resmi makamlara sordum, ama hiçbir ize, kayda rastlayamadım. Ne yabancılar şubesinde ne sigortada ne de başka bir yerde kaydı var. yok yok. -belki de ülkesine dönmüştür. -kimbilir belki... İkisinin de gözleri uzaklarda kayıp bir ülke arıyormuş gibi ufka kaydı. Belki ikisi de aynı şeyleri düşünüyordu. Şimdiye kadar harita üzerinde bile hiç merak etmediği insanları ve kültürüyle esrarlı bir ülkeyi, hilal ülkesini çok merak ediyordu. Deniz`in ise ilgi alanı biraz farklı olacak ki dalgın bakışları Kalenberg dağının eteklerinde dolaşıyordu. Kimbilir belki de hafızasında az önce ona anlattığı savaş sahneleri canlanıyordur. Belki de büyük büyük dedeleri Viyana Kuşatması esnasında üzerlerinde ağır zırhlar ellerinde kılıç, mızrak birbirleriyle harp ediyordur. Bir tanesi yerde kanlar içinde acıyla kıvranırken diğeri ona son darbeyi indirmek üzeredir. Elindeki dosyayı açtı ve okumaya devam etti: ``Sanki ben zindandayım, kör bir kuyunun görünmez, karanlık diplerindeyim. Bağırıyorum, kısık sesim boş kuyunun soğuk taş duvarlarında yankılanıyor. Sesimi ne duyan var ne de yardımımıza koşan. Nefes alamıyor, boğuluyorum. Üç aydır diline, dinine, kültürüne yabancı bir ülkede garip ve tuhaf davranışlı insanlar arasında yaşıyorum. Faiko bizi bırakıp hemen Viyana`ya döndü, son zamanlarda sesi soluğu çıkmaz oldu; ne bir telefon ne bir mektup. Bizi bir çölün ortasında bırakıpta gitti. Günler geçtikçe de Faiko`dan ümidi kesiyorum. Bir an önce bu zindandan kurtulmanın bir yolunu bulmalıyım. İyi ki sen varsın bebeğim Deniz, sen de olmasan ben bu Hilal ülkesinin küflü zindanlarında nasıl yaşardım.`` -annen çok çile çekmiş dedi. -Başlangıçta her yabancı için ülkenin düzenine alışmak biraz zaman ister. İnsanların günlük davranışları tuhaftır, yemekleri mide bulandırır, dinleri batıldır ve dilleri tarzancadır, ne bileyim tamamen önyargılar vardır başlangıçta. Zaman içersinde bu önyargılar ülkenin insanlarıyla kaynaşmaya, onların içindeki sevgi keşfedilmeye başlandı mı kırılmaya, yok olmaya mahkumdur. Bak bir de şu satırları oku: ``Aylar geçtikçe bu insanları daha iyi tanımaya başladım. Sadece tarih kitaplarında vahşi ve barbar olarak öğrendiğimiz bu insanlar meğer ne kadar hoşgörülü ve anlayışlı insanlarmış. Kendimi medeni ve tahsil görmüş bir kişi kabül ederdim hep, ama nasıl bu kadar önyargılar ve saplantılar içinde olabilmişim hala inanamıyorum. Bu ülke insanlarının hangi bir özelliğini sıralasam bilmem ki; hataları asla insanın yüzüne vurmazlar, affedici ve merhamet sahibidirler, darda, yolda kalmışa muhakkak yardım elini uzatırlar, kanaatkar ve sabırlıdırlar hele misafirperverlikleri yok mu, birbirlerini arayıp sormaları, aile ziyaretleri, dini ve özel günlerde biraraya gelip ailecek yenen yemekler...Tüm bu değerlere bugün modern(!) Batı dünyası ne kadar yabancı ve herbiri sosyal reçete olan bu değerlere ne kadar muhtaç. Gerçi bizim de Noel kutlamalarımız,yumurta bayramı ve özel günlerimiz var, ama buradaki, Hilal ülkesindeki kadar samimi ve içtenlikte olamaz.`` -tüm bu anlatılanları doğru kabul edelim. Peki neden Doğu ülkelerinde ya da Hilal ülkesinde insana değer verilmiyor ve hep Batı ülkelerine geliyorlar? -genel kültürün pekte zayıf sayılmaz Dieter, çok güzel ve yerinde bir soru, ancak şöyle cevaplayabilirim. Avrupa tarihi ve Felsefesini gözönüne aldığımızda esasında bir kültür ve felsefe olarak -insan sevgisi- bu medeniyette fazla bir yer teşkil etmiyor ancak Batı medeniyetleri bugün bu insan sevgisini baştacı etmiş, her mekanda dile getirip savunmuş ve en önemlisi de sosyal alanda uygulamış. Sosyal güvenlik sistemi, hastaneler, işsizlik parası ve sosyal aktiviteler...vs gibi ve diğer imkanlarla Bir Avrupalı insanı asla gelecek endişesi taşımıyor ve kendini garanti altında hissediyor, Oysa Doğu ülkelerinin en temel felsefesi -insan sevgisi- olduğu halde onlar sadece işin felsefe boyutuyla yetinip tatbik sahasına koymamışlar. kinci sorunun cevabı ise insan fıtratında gizli -nasıl yani? -bir insan bu hayatta daima adaleti, emniyeti, bolluk ve refahı ister. Zaten bu değerlerin tesis edildiği yer gerçek vatandır bana göre. İşte yine bu değerleri şimdilik Batı medeniyeti tesis etmiş ve sadece Doğu ülkelerinden değil, dünyanın her yerinden insanlar Avrupa`ya çalışmaya, rahat ve huzur içinde yaşamaya geliyor. Kimbilir belki de bu değerler birgün başka kıtalarda tesis edilir ve bizler o ülkelere göç etmek zorunda kalırız. -seninle gurur duyuyorum sevgili kardeşim,tüm bu bilgileri ne zaman, nasıl öğrendin ve şu minik kafana nasıl sığdırıyorsun anlamıyorum ama, ben ülkemden memnunum ve hiçbir yere göç etmek istemiyorum. -bak şu satırları da okur musun? ``Bu insanların anne ve babaya özellikle de ihtiyarlara ayrı bir hürmetleri var, çünkü kutsal kitapları Kuran`da -anne ve babaya öff bile demeyin- yazılıymış. Peygamberleri ihtiyarlara hürmeti emretmiş ve -eğer onlar içinizde olmasaydı belalar sel gibi üzerinize yağardı- demiş. Ne muhteşem ne güzel düsturlar. Bir defasında komşumuz olan yaşlı bir kadının son nefesini vermesine şahit oldum. Çocukları, torunları günlerce başında sıra ile nöbet tuttular. Hep beraber daha çok düğünler çok bayramlar göreceğiz diyerek onu moral verdiler. Tüm bunlar bir teselliydi ve ihtiyar kadın dönülmez bir yolun yolcusuydu, ama bu teselliler onun üzerinde öyle bir tesir gösterdi ki onun çocuksu, gülen gözlerini hala unutamıyorum, fakat ecel geldi ihtiyarı tertemiz yıkadılar, kefen adını verdikleri beyaz kıyafete sarıp üzerine kokular sürdüler ve dualarla defnettiler.`` Sanki masallar alemindeydi. Bu satırlarda yazılanlar yaşadığı ülkeye ve insanlarına ne kadar uzak. Tanımadığı bu farklı kültürü şimdi anlamaya çalışıyordu. Deniz ise satırlar okunurken gözlerini kapatıyor, derin derin nefes alıp veriyor, özlemle iç çekiyor ve o anı yaşıyordu sanki. Aniden Deniz`in elinden tuttu. Merakla açılan gözkapakları ardında saklı güzel gözbebeklerine bakışlarını dikerek: -ne dersin ha dedi. -ne ne dersin. Dedi. -Hilal ülkesine gitmek ve onu bulmak... sadece, sen ve ben -peki ne zaman? -hiç vakit kaybetmeden. * Bundan yirmi yıl önce memleketini terk ederken ismi Faik`ti. Dedesi koymuştu bu adı ona, üstün ve değerliydi çünkü. Daha küçük yaşlardan itibaren dedesinin peşini hiç bırakmaz onunla sohbet meclislerine katılır, sakallı sakallı dedelerin anlattıkları peygamber kıssalarını, evliya menkıbelerini ilgiyle dinlerdi. İlçeye ilk İmam Hatip Mektepleri açıldığında dedesi çocuklar gibi sevinmiş, elinden tutarak hem de ilk talebe olarak kaydını yaptırmıştı. Hem dinini öğrenecek hem de müspet ilimleri tahsil edecekti. Çift kanatlı kuş misali yani, öyle ya tek kanadıyla bir kuş uçabilir miydi hiç. Öylece yerlerde sürünür, tek kanadıyla debelenir dururdu. Fakat Faik daha okul yıllarında herşeyi sorgulamaya başladı, özellikle kalıplaşmış ve kilişeleşmiş düşünce ve görüşleri kabul edemiyordu. Din mevzusunun hassaslığını daha o yılllarda kavramış ve kitaplarda anlatılan din ile halkın gelenek ve örf olarak yaşadığı din arasında büyük farklılıkları görmüştü. Hele dini kendi menfaat ve çıkarları doğrultusunda kullananlardan nefret eder, oları günahı kadar sevmezdi. Rahmetli dedesinin cenazesi üzerinden para kazananlardan hala tiksinirdi. Avrupa`da yaşadığı yıllarda ona Faiko demişlerdi. Avrupalının diline basit geldiği için söylenen bu isim ya da lakap gerçekte onun için yabancılaşma sürecinin başlangıcıydı. Sanki onda iki benlik oluşmuştu; iç aleminde Faik`ti, dışta ise Faiko. Faik ismiyle iç aleminde sadakati, imanı, sabrı, kanaati ve kaderciliği taşırken, Faiko lakabıyla dış aleminde akılcılığı, isyanı, sınırsız arzuyu, sistem ve disiplini temsil ediyordu. Yıllardır bu iki benlik arasında bir saat rakkası gibi gidip gelmişti. Şimdi o bu iki kimliğiyle kasabanın girişinde gök mavisi gözlerini etekleri asırlık çınarlarla kaplı yüce, ulu dağın zirvelerine çevirmiş öylece duruyordu. Kırmızı kiremitli evleri, uçsuz bucaksız ovayı ve pırıl pırıl parlayan masmavi gölü seyretti bir müddet daha. Sanki hiçbir şey değişmemişti, herşey yerli yerinde duruyordu. Sanki daha az önce sadece yirmi dakika önce bu kasabadan çıkmış şehrin pazarından alış veriş yapmış ve işte evine dönüyordu. Oysa hakikatte öylemiydi. Tozlu sokaklarında beraberce çelik-çomak oynadıkları arkadaşlarının çoğu ihtiyarlayıp torun sahibi olmuşlar öylece miskin miskin kahvehanenin önünde oturuşuyorlardı. Gurbete çıkarken kundaktaki bebekler büyümüşler evlenip birer aile sahibi olmuşlardı. Ona en çok acı veren yüreğini korlar gibi yakan şey ise baba ocağını yıkılmaya yüz tutmuş vaziyette bomboş bulmasıydı. Avrupa’da nice stres ve ruhi çöküntüler içinde olduğu dönemlerde bile bu kadar yıkıldığını hatırlamıyordu. Ona öyle geldi ki az sonra mavi boyalı demir kapı açılacak ve nice yıllardır yollarını bekleyen gözü yaşlı annesi kapının eşiğinde görünecek, görünüp de ona doğru koşacak, koşup ta yavrum diyerek boynuna sarılacak ve yılların hasretiyle yanaklarından, gözlerinden öpecekti. Sedef hastalıklı elleriyle babası onun sırtına şöyle okkalı bir şaplak indirip; nihayet gelebildin mi? insanın sonunda kendi evine dönmekten başka çaresi var mı hem Avrupa’nın işini gücünü zamanında ben bitiremedim sen mi bitirecektin, orada on yıldan fazla kalan üşütüktür, delidir anlayacağın, ben ise iki sene farkla delirmekten kurtuldum diyecekti. Şimdi onlar yüce ulu dağın eteklerinin başladığı yerde, sazlık kokulu gölün köpüklü sularını bıraktığı düzlükte, etrafı yüksek duvarla çevrili, içi rengarenk çiçekler ve ağaçlarla dolu mezarlıkta mezarları koyun koyuna olduğu halde yatıyorlardı. Nice uykusuz geçen uzun gecelerde loş ışıklarında kaldırımlara yağan sağanak yağmurların şıpırtılı seslerini dinleyerek hep bu mezarlığı düşünmüştü. Mezarların üzerlerindeki yabani otları temizledi birer birer. Başuçlarına çöktü, durdu öylece, sessizliği dinledi. Otlar arasında kaynaşmalar oldu; yılanlar aktı, sarı, pembe, kırmızı çiçekler üzerinde kelebekler uçup arılar vızıldadı. Ellerini açıp dua etti. Nice zamandır kuruyan göz pınarları coştu ve mezarlar üzerine sağanak olup yağdı. Sonra dua eden elleriyle başını elleri arasına aldı. Ne kadar süre öylece durdu kendi de bilemedi. Bir gün, bir hafta, bir ay. Aniden başını kaldırdı, gök mavisi gözlerinde bir ışık kümesi belirdi. * Uçağın küçük penceresinden aşağıda pamuk tarlasını hatırlatan beyaz bulut kümelerini seyrediyor, elleri arasında annesinin günlüğü olduğu halde onun yıllar önce yaptığı yolculuk esnasındaki ruh halini yaşıyordu sanki. Dieter`in elinde atlaslar küçük kartlar ve broşürler olduğu halde hem uçuş rotasını tarif ediyor hem de yolculuk kararı aldıkları günden itibaren Hilal ülkesi hakkında topladığı bilgileri, ilginç olayları ve fıkraları anlatıp onu güldürüyordu. İnsanın şu hayatta bir yakınının olması çok güzel, hoş bir duygu. Onun gibi bir kardeşe seneler sonra olsa bile sahip olmaktan son derece memnundu. İki de bir asla ondan ayrılmayacağını söyleyip duruyordu. Çok zeki bir çocuktu, ayrıca hünerli, maharet sahibi ve pratikti, yalnız istikrar yok. Tıpkı babası gibi. Eğer Allah vergisi bu kabiliyetlerini olumlu yönde kullansa başarılı bir komedyen, tiyatrocu iyi bir zanaatkar olacaktır. Hostesin anonsundan sonra koltukları düzeltip emniyet kemerlerini bağladılar. Uçak Körfezin masmavi suları üstünde devasa bir kuş gibi süzüldükten sonra inişe geçti. Tekerler piste değer değmez ise bir alkış tufanıdır koptu. Dört yaşına kadar kaldığı o şirin beldedeki hatıraları canlandı gözlerinin önünde. Yüksek bir dağın eteklerinde beyaz badanalı, kırmızı kiremitli evlerden müteşekkil şirin bir balıkçı kasabasıydı. İnsanları dürüst ve çalışkandı. Erkekler sabahları erkenden balığa giderken, kadınlar bahçelerde çalışırdı. Her evin muhakkak bahçesi vardı, bahçelerde ceviz, ayva, nar ve incir ağaçları vardı. Hele bahar gelip dallar çiçeklenince ağaçlar altına halılar, minderler serilir komşular toplanıp sohbet ederlerdi. Ulu dağın doruklarından esip gelen bir dağ meltemi içine kattığı kekik, meşe, çam kokularını çıldırtırcasına insanların ciğerlerine doldururdu. Kuzenleri vardı. Oyunlar oynar hem nasıl da kavgalar ederlerdi. Ninenin ve dedenin sıcacık kucağını kıskanırlardı birbirlerinden. Zavallı insanlar... Hangi birisini kayırıp hangisinden vazgeçsinler. Hepsi de evlattan bir parça, kemiğin içindeki ilik gibi. Hele o başında dantelalı beyaz tülbendi, mütebessim çehreli nineyi ne zaman unuttu ki, şimdi hatırlamasın. İş işlerken, otururken, sedire uzanıp hafif kestirirken annesine hep birşeyler anlatırdı. Annesinin Türkçesi azdı bilirdi ama bunu umursamaz ve bir annenin bebeğiyle konuşması gibi sıcak ve içtenlikle konuşurdu ve annesi emimdi ki o candan samimi konuşmalardan çok şeyler hissetmişti. Halen hayattalar mıdır? Sanmıyordu ama yinede içinde bir umut vardı. Oları yeniden bir görebilse, bakın ben geldim, Deniz`iniz geldi bir de misafir getirdim deyip onlara yılların özlemiyle bir sarılabilse. * Bu ülkenin insanları... Hangi bir millet onlar kadar cefakar. Hangi bir toplum onlar kadar fedakar. Onlar kadar itaatkar, tahammüllü ve sabırlı başka hangi millet var yeryüzünde. Tüm bu güzel hasletleri bünyesinde toplamış bu milletin insanları gittikleri her yerde önce gönülleri fethetmişler sonra da ülkelerin, şehirlerin kapıları kendiliğinden ardına kadar açılmış onlara. Yıkmadan, yakmadan ve yok etmeden, farklı inanç ve kültürlerle yüzyıllarca kardeşçe yaşamışlar .Dünyaya kardeşlik kültürünü, saygı ve hoşgörü kültürünü bırakmışlar. Eğer Amerika kıtasını Avrupalılar değil de bu milletin insanları keşfetselerdi eminim ki; ne milyonlarca yerli halk katledilir ne onların yeraltı ve yerüstü kaynakları sömürülür ne de muazzam dilleri ve medeniyetleri tarih sahnesinden silinirdi. Onların bu güzel özelliklerini bilen kimi sözde yöneticiler tarih boyunca bu milletin insanlarını kirli siyasetlerine ve muhteris emellere alet etmişler. Evlatlarını asker olarak almış kızgın çöllerde, karlı dağlarda koyun sürüsü gibi telef etmiş. Mallarını, mülklerini vergi olarak almış köşk ve yalı eğlencelerinde, yurt dışı seyahatlerinde ve fuzuli işlerde hoyratça harcamışlar, doymamışlar. Hep almışlar ama hiç vermemişler, onları kendi kaderleriyle başbaşa bırakmışlar. Yine de bu milletin insanları nice meşakkatle büyüttükleri kınalı kuzularını, nice zorluklarla kazandıkları mallarını vatan sağ olsun deyip cömertçe vermişler. Yeri gelmiş onlara idraksizler demişler, cahiller, köylüler, konar göçerler deyip aşağılamışlar, hor görmüşler. Küsmemişler, gücenmemişler devletlerine. Yeri gelmiş manevi mukaddes değerleriyle alay etmişler sineye çekmişler, susmuşlar. Yabancı güçler devreye girip daha ne bekliyorsunuz gün bu gündür haydi isyan edin, dininiz elden gidiyor, haklarınız gasp ediliyor, kadınlarınızın örtülerine eller uzanıyor deyip kışkırtmışlar ama dış mihrakların oyununa gelip baş kaldırmamış, isyan etmemişler devletlerine. Bu milletin insanları vurdumduymaz değil, sorumsuz değil, ahmak ve aptal asla değil, sadece derin tecrübe sahibi. Genlerinde bin yıllık bir kültürün, geleneğin derin tarihi tecrübesini taşıyorlar. Hepsi de düzenden, birlikten yana. Daha fazla kardeş kanının akıtılmasına asla tahammülleri yok. Batıdan aksi bir rüzgar esmiş, devlet gemisini rotadan çıkarmış. Kaptan köşkündeki sözde idarecilerle yine birkaç sözde aydının aklı karışmış, sarhoş olmuşlar, ne yaptıklarının, nereye gittiklerinin ve ne söylediklerinin farkında değiller. Elbet birgün aksi rüzgar etkisini yitirecek ve gemi tekrar asli rotasına geri dönecek. Böyle kısa ve geçici travma anlarında geminin tecrübeli yolcularına ve mürettebatına düşen vazife gemiyi terketmek hele hele gemiyi batırmak asla olmamalı. Yapılması gereken şey sabırla çalışarak kafası ve zihni bulanmış sözde yöneticilere nasihat edip onlara doğru yolu göstermek olmalı. Bu ülkenin insanları... simitler hep gevrekti, çaylar hep sıcak. Taşıyalım mı abla? boyayalım mı abi? Selpak mendil almaz mısınız? Başının gözünün sadakası olsun alıver bir tane amme cüzü, yanında kalem de hediyesi. Ne yaparsın ekmek parası be abi yıkılası, viran olası evde çoluk çocuk yol gözler; çaycı, sucu, sebzeci, balıkçı... Gevrek simitleri çay ile yemek çok hoşlarına gitti ancak kızgın çay bardaklarını tutmakta bir hayli zorlandılar. Deniz ihtiyacı olmadığı halde peşini bir türlü bırakmayan eli yüzü kir içindeki kız çocuğundan üç tane mendil satın aldı. Çocuk tüm ricalara ve tatlı sözlere rağmen bir türlü peşini bırakmıyordu. Sert yüz ifadesi takınıp kızınca küçük kız çocuğu hemen yolunu değiştirdi, anladı ki bu ülkede rica dolu sözlerle kimse meramını anlatamıyor, kızacak, bağıracaksın ki derdini anlatabilesin. Dieter ayakkabıları temiz olduğu halde tekrar boyattı. Boyacı çocuğun boyalı elleri bir makine gibi işliyordu. Kuru, çatlak dudakları arasında bir türkü tutturmuştu. Ekmek teknesi boya sandığı mankenlerin ve film yıldızlarının resimleriyle kaplıydı. Akşam olmak üzereydi ve kalacak bir otele ihtiyaçları vardı. * Otel yönetimi haftada bir defa yabancı konuklarına ve şehrin tarihi güzelliklerini görmeye gelen turistlere yönelik Şark eğlenceleri adı altında gece düzenliyordu. Avrupa Üniversitelerinin hemen hemen hepsinde Şark Kürsüleri vardır. Hele Viyana Üniversitesinde Şark kürsüsü ve tarih bölümünde Türk tarihine ve kültürüne ayrı bir önem verilir. Orta Asya bozkırlarından kopup gelen göçebelerin önce İran topraklarına yerleşmeleri, oradan Anadolu’yu fethedip kendilerine ebedi yurt edinmeleri ve Balkanlara geçmeleri, İstanbul`u İmparatorluk başkenti yaptıktan sonra Viyana önlerine kadar gelmeleri tüm detaylarıyla incelenir. Bu muazzam medeniyet nice büyük sanatçı, bilim adamı ve devlet adamı yetiştirmiş arkalarında nice tarihi eserler, el yazmaları bırakmıştır. Parlak, renkli ışıklar altındaki pistte iri göğüslü, geniş kalçalı dansözün göbek dansını seyrederken, bu muazzam medeniyeti düşünüyordu. Böyle bir medeniyetten ise geriye para için yapılan göbek dansları, aslan sütü niyetine içilen rakı ve dansöze tempo tutan turistlerin kafalarına taktıkları fes kalmıştı. Dieter cennet bahçesinde huriler arasına düşmüşcesine eğleniyor ve bugüne kadar neden tatmadım diye hayıflandığı rakının zevkine eriyordu. Üstü, başı, dans pisti ve otelin lobisi anason kokusuna g&a |
|
Yorum Yok. |
07/11/2009 23:06
İsa Avcı
611
Yazdır
PDF
RSS.jpg)
