|
Yaşlılık Zor Zanaat
![]() Gençler düşünebilse, yaşlılar düşündüklerini yapabilse. İlyas Dede`nin sabah yürüyüşü uzun sürdü. Bir eli duvarda, diğer eli bastonda, birkaç adımda bir durup soluklanarak, ayaklarını sürüye sürüye yol almaya çabalıyordu. Bahçe kapısından oda kapısına gelene dek nefes nefese kalmıştı. Ayakkabılarını çıkarıp kapıdan adımını atarken dizleri titriyordu. İçerisi sıcaktı. Haldır haldır yanan sobanın üstünden kiremidi aldı ve sağ dizinin altına kıstırarak yerine oturdu. Başından külahını alıp önüne koydu ve beziyle başını kurularken, pencere boyunda terlik ören hayat arkadaşına dönerek: -Hey gidi yıllar hey, koskoca keraneci ömrü kemire memire bitirdiler e ba, vallahi bitirdiler, diye efkar boşaltarak diyalog kurmayı denedi. Karısından yanıt gelmedi. Küstüler. Yine sudan sebeplerden bir tartışma çıkmıştı aralarında. Günleri hep böyle, bir küs bir barışık geçiyordu. Kocasının dediği dedik, çaldığı düdük olduğunu biliyordu. Bu yüzden ihtiyatlı ve anlayışlı davranmaya özen gösteriyordu. Ölçüsüz söylenmiş bir lafın yeni bir dargınlığa yol açacağını, bunun başka bir kavgayı tetikleyeceğini, yeni bir ateşkes için çaba sarfetmekle birlikte, barış sağlayabilmek için de bir sürü taviz vermek gerekeceğini de biliyordu. Bu yüzden sözlerini tartarak konuşmayı yeğliyordu. Tüm bunları yok sayan İlyas Dede kestirme yolu denedi. Takkesini arkaya yıkarak: -Aç şu radyeyi bakalım, dedi. Angara`dan türküler varmış on buçukta. Karısı dudaklarını açmadan güldü: -Ne türküsüymüş o? Taa saat on bilem olmadı. -Gölge zanaatçıları türkü süleyceemiş. Bu gün perşembe ya. -Gölge zanaatçısı diilmiş onnar bakalım. -Neymiş? -Bölge sanatçısıymışlar. -İşte neyse. Ha bölge sanatçısı, ha gölge zanaatçısı. Sen sıcakta, güne karşı türkü süleyen türkücü gördün mü hiç? Hepsinin yidiği önünde, içtiği elinde, süleyip seçtiği dilinde, koyu gölge ararlar hep... -Ben annamam, İbraam ööle dedi. -Sizin İbramçu mu? -Ya. -O dediyse doğrudur. Senin hısımındır diye demem ama onun gibi adam köyde yoktur. -Amaaan, bırak şu sokak gerciğini (süsünü). Iğrıpçılık yapmaktan başka hiç bir işi yok imaasının (imansızın) şeyinin. Her edepsizlik onun başının altından çıkeeri zatı. Örgüden başını kaldırıp pencereye bakınca bahçeye doluşan tavukları gördü: -İhhiii, gitti körpecik böberlerim gittiii! Uvayı (ovaya) çıkma, kapıyı açık bırakırsın, demedim mi sana beee... Söylene söylene tavukları kovalamaya gitti. Yine söylene söylene geriye döndü: -Seninle uğraşırken ömrüm bitti heeey, ha valla bitti. Yaşamakta tobu (işte bu) kadar gözüm kaldıysa gel bana. Balayda ölsem, kurtulsam şu senin dağınıklığından. -Ölmezsin sen ölmezsin. -Ölmem mi ölmem mi! Hep büüle giderse geberiririm bile. -Olmaz ööle şey. Ölüpte beni ortada mı bırakacaksın? -Bırakırım zayı. Haçan baraabee yaşayameeriz nee bırakmaycaa mışım? Teselliyi sigara yakmakta buldu İlyas Dede. Kaçaktan bir tütün sarıp ateşledi. Ateşler ateşlemez de öksürüğe tutuldu. İçi dışına çıkarcasına, sarsıla sarsıla öksürüyordu. Karısı, yıllardır söylemekten diline pelesenk olan o meşhur uyarıyı tekrarladı yine: -Bağırsakların kurum bağladı heeeyy, at elinden o mereti kayrı, at! Gerçi, her tiryakide olduğu gibi, İlyas Dede`nin mazereti de hazırdı: -Bağladı ama, yaşım da seksene dayandı ama! -Dayandı da, kırkında çöktün. Kırk yıldan beri de hep seksende durdun, ya! -Sen onu bırak, son günlerde başka bir şey takıldı kafama benim. -Neymiş o? -Allah gecinden versin, bi de ölürsek deyeerim... -Ölcez elbet, dünyaya direk çamaycaz ya. -Haklısın... Diyelim ki öldük. Olacağına diil ama olur mu olur. Tut ki yeniden dünyaya gelip, büyüyerek evlenme çağına eriştik. Gene evlenir misin benne? -Evlenmem. -N`aparsın? -Başka bir kısmetim çıkar, onunna evlenirim. İlyas Dede başını öne yıkarak düşündü. Beklediği yanıtı alamayınca içlendi tabi. -Madem ööle ööle olsun, dedi, yeniden. Elhasıl, insanlık hali bu ya. Diyelim ki sen başka biriyle, ben başka biriyle evlendim. Ur aşaa tut yukarı, gene bu yaşlara geldik. Senin kocan, benim de karım öldü. Birkaç yıl yalnızlık çekip burunlarımız sürtüldü. Sana dünürcü göndersem ne dersin o adama? -Yüzü varsa kendisi gelsin, derim. -Seni senden istemeye ben gitçem, ööle mi? -Ööle İllaz Efendi. -Hadi ona da eyvallah dedik. Gittim, seni senden istedim. Gelir misin bana? -Gelirim ama bir şartla! -Neymiş o senin şartın? -Seni avıl`çine alıp tokat kapılarını kitleycem. Andan soonacığıma, damdan bizim bızaayı avıl`çine salıp, "Hadi bakalım İllaz Efendi, yakala bızaayı al beni" deycem. -Vay, vay, vaaaay! Bak sen akıllıya bak. Yetmiş yedi yaşında adamın bızaa yakaladığı nerde görülmüş? Sen aklını peynir ekmekle mi yidin yosam? -Yimedim, ama aklım başıma geldi. İlyas Dede`nin çenesi yine düştü önüne. Ne yapsa nafile. Yola getiremediğie yetmiyormuş gibi dizginleri de karısına kaptırmıştı. O da bunu fırsat bilerek, durup durup üsteliyordu: -Rahmetli bubacığım, senden adam olmaycaanı biz taa nışannıykan annamış. Ama benim kalın kafama meram annadamamış. -Hay seni o dangalak bubanın aklına tüküreyim ben. -Dangalak diildi benim bubam. -Dangalak olmayan adam, gelip güveesi olacak adamın üstüne işer mi hiç? -Gece karanlığında nışannısıyla konuşmaya gelen adam, bir öksürük duyar duymaz çalıların altına saklanırsa işer. -Saklandıksa ona gel üstümüze işe mi dedik? -Adam gibi bir kısnığa (kuytuya) çekil, bırak geçip gitsin. Ya da n`bleyim, "heyt, meyt" de. Yabancı diilsin nas`olsa, öldürmeycek ya seni. İlyas Dede yine indirdi yelkenleri hasırın üstüne. Sakalını avucuna alarak derin bir: -Aah, ah, çekerek, meğer dünyada yaşlılık kadar zor zanaat yokmuş, dedi. Bu defa karısı, olumlu veya olumsuz hiç bir yanıt vermedi. İlmek üstüne ilmek atarak terlik örmeye devam etti. Tüm bunların bir dert olduğu yetmiyormuş gibi, söylediklerinin yanıtsız kalması da başka bir dertti. Sigarasından aldığı bir tutam dumanı gerisin geriye çıkarırken and içer gibi söylendi: -Şu kışı atlatıp yaza çıkayım, hiç evde durmaycam. Koşacam tülü treni(eşeği),dağ taş demeden gezecem valla. Kadın yine yanıt vermedi. Kolu kanadı kırılıp dermansız kalan kocasını ne halt edeceğini kestirmeye çalışıyordu. Çünkü hali hal değildi. Şerefi ayaklar altına alınarak iki paralık olmuştu. Yüz hatları gerilmiş, yüzünde önüne geçilmez bir öc alma kararlılığı belirmeye başlamıştı. Yüreğinde esen fırtınanın kasırgaya dönüşmesi an meselesiydi, besbelli. İşte,çarçabuk dizlerinin üstüne doğruldu ve karısına kapıyı göstererek emirler yağdırmaya başladı: -Hemen kalkıp gideceksin, maalede ne kadar insan varsa, hepsini toplayıp bizim avıl`çine getireceksin! Kocasının cinnet geçirdiğini gören kadın, dehşete kapılarak ayağa kalktı: -N`abcan sen be? -Sonra damdan bızaayı avıl`çine salacaksın! -Delirdin mi sen be? -Herkes yetmiş yedi yaşında bir adamın nasıl bızaa yakaladığını görecek! Hadi durma, hemen dediklerimi yap! Yapacak başka bir şey kalmamıştı. Mutlaka mahalle halkı avluya toplanacak, zıpkın gibi oradan oraya zıplayan deli buzağı yakalanacaktı. Bunun gerçekleşmesi ancak, ilahi bir gücün müdahalesiyle,kovalanan buzağının kuzu kuzu gelip İlyas Dede`nin önüne yatması ve şaşkın gözlerle olayı takip eden seyircilerin ağızlarının bir karış açık bırakılması ile olabilirdi. |
|
Yorum Yok. |
05/12/2009 13:18
Fehim Kervancı
406
Yazdır
PDF
RSS.jpg)
