|
Yol Hikayeleri Hint Kınası
Bir yer aramak üzere yürürken, aynı anda da güle oynaya el ele tutuşarak yanımdan hızlı adımlarla geçen, aynı yaşlarda iki küçük kız çocuğunun yürüyüşlerini izliyordum. Sırtlarında minik çantaları, okuldan eve döndüklerine işaret ediyordu. Onlara selam verdim, nereli olduklarını sordum. Annelerinin Amerikalı, babalarının da Hintli olduğunu ve burada yaşadıklarını söylediler. Toprak bir yoldaydık. Yol çok güzel bir yoldu. İki katlı bir evin önünde durdum. Bahçesinden içeriye girince bir şansımı deneyeyim deyip seslendim. Kimseler çıkmadı, tekrar seslendim. Bir kadın göründü. Oda istediğimi söyleyince üst kattan bir yer gösterdi bana. Tamam deyip anahtarı aldım. Odaya yerleşip kendimi vadiyi, dağları gören enfes bir manzaranın kucağına bırakmak üzere balkona attım. Etraf bomboştu, sessizdi. Her yer çok sessizdi. Dün gece kamptaydım, bugün burada. Değişiklikler güzeldir ama yine de bu kadar değişikliği ardı ardına yaşamak insanı ıssız bir duygunun sarmasına neden oluyor doğrusu. Ben de bu duygunun içimi saran ıssızlığında, başıboş ordan oraya savruldum. Herşey güzeldi, yine de içimde bir şeyler yolunda değildi işte. Odaya geçtim. Uzandım ve uyuyabilmeyi umut ederek gözlerimi kapattım.. Sonraki günlerde ciğerlerime serin havayı çektim, suyun boylu boyunca aktığı mecrada yürüdüm, vadiyi izledim, daracık toprak yolları amaçsızca takip ettim, kah durdum, kah oturdum, kah yürüdüm. Üçüncü gün Baghsu’yu doyasıya hissettikten sonra Delhi’ye doğru Herşey sepetlere güzelce ve düzgünce yerleştirilmişti. Sebze ve meyveler çeşit çeşitti. Biraz meyve ve yeşillik aldım, biraz da kuruyemiş. Pazar yerinden sonra dükkanların cazibesine kapıldım. Kumaşlar hem yumuşak, hem simli, hem renkli hem de bize göre çok ucuzdu. Bir şeyler almamak için kendimi zor tutuyordum. Aldığım her parça çantama bir ağırlık daha ekliyordu. Ve yolum uzundu. Ağırlıkları olabildiğince azaltmaya çalışmam gerekiyordu. Burası ise sadece bakmakla yetinilebilecek bir yer değildi. Bunları düşünürken bir şalgam suyu içtim. Şekerli, harika bir şeydi. Bir daha içtim. Bir fırının önünden geçerken çapatilerin davetkar kokusu beni de çekti. Biraz çapati aldım. Yumuşacıktı ve çok ince açılmıştı. Biraz ilerde satılan haşlanmış şeker patatesleri görünce ekmek ve patatesin uyumlu olmayan birlikteliğini umursamadan birkaç da patates alıp bir kenarda yedim. Buralarda dikkatimi çeken bir şey var; insanlar sokaklarda yaşıyor. Hindistan gece ve gündüzü bu anlamda çok da farklı olmayan bir ülke galiba. Gece de sokaklarda dolaşan, yürüyen, oturan, yemek yiyen insanlar görebiliyorsunuz. Ve insanlar çok fazla yemek yiyor sokaklarda. Açıkta satılan ve el arabası gibi tahtadan yapılmış düzeneklerde, tabak yerine yaprakla servis edilen sulu yemekler satılıyor. Ve doğrusu bu tarz yemek yemek de ayrı bir tat veriyor insana. Ben de fena alıştım. İlk baştaki kadar sokakta ve açıkta yemek yememeye çok da dikkat etmemeye başladım. Yalnız su içmiyorum. Açıkta satılan, şişelenmemiş herhangi bir suyu içmiyorum. Onun dışında herkes gibi yemeye devam… Gecenin hareketliliğinin bir süre içinde olmak isteyen tarafıma uyup yürüdüm, karşılıklı dizilmiş dükkanların arasından. Herkes yürüyordu. Bir sürü sırtçantalı vardı. Derken Hint kınası yaptıran bir kız dikkatimi çekti. Kınalar enfes görünüyordu. Hemen durdum, izledim bir süre. Sonra kızın fotoğrafını çekmek istedim. Yanında duran ve kızın kocası olduğunu öğrendiğim bir adam buna izin vermedi. Sorun değildi, onların ardından ben de bu işlemeli ve hoş görünen figürlerden ellerimin içine, üstüne, hatta kollarımın bir bölümüne yaptırdım. Kına yapan adam ellerimi hemen yıkamaya yeltendiyse de yıkamasına izin vermedim. O fark etmeyeceğini ısrarla söylese de ben böyle daha uzun süre kalacağına olan inancımı koruyordum… Ertesi gün ellerim kınalı uyandığımda mutluydum ve kınalar hala yerinde duruyordu… |
|
Yorum Yok. |
07/11/2009 14:14
Selma Akar
163
Yazdır
PDF
RSS
